
Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun yeğeni Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultan,yeğenini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için dağı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, zekası, teknik bilgisi, bilek gücü, aşktan aldığı kuvvetle dağı deler.
Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atar, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ve Ferhat orada ölür. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir.Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.
Bu aşk öyküsünün Karagöz oyunlarındaki işlenişi ise şöyle :
Hacıvat tarafına Şirin’in köşkü, Karagöz tarafına ise dağ kurulur. Hacıvat’ın tegannîsinden sonra perdeye gelen Karagöz Hacıvat’a “Kendi tarafına köşk benim tarafa ise moloz yığını koymuşsun” diye sitem eder. Bunun üzerine Hacıvat Ferhat ile Şirin öyküsünü anlatmaya başlar. Bu sırada Karagöz ile Hacıvat çekilirler ve olay canlanır.
Ferhat ile Şirin birbirlerini çok severler. Fakat Şirin’in annesi Şirin’i Ferhat’a vermek istemez. Hacıvat’ın araya girmesi sonucu Şirin’in annesi bir şart koşar. Amasya şehrinde su yoktur, eğer Ferhat Elmadağı'nı kazması ile yarıp şehre su getirirse Şirin’i vermeye razı olacaktır.
Ferhat Hacıvat’tan bir külünk bulmasını ister. Hacıvat Karagöz’e giderek bir külünk ısmarlar. Külüngü zamanında yetiştiremeyen Karagöz evden kendi kazmasını getirir. Ferhat dağı kazma ile yararak şehre su getirmesine rağmen Şirin’in annesi Şirin’i vermeye razı olmaz, büyücü bir kadın bularak onları ayırmak ister. Büyücü kadın Ferhat’a gelerek Şirin’in öldüğünü söyler. Ferhat büyücü kadını öldürür, tam kendi canına da kıymak üzeredir ki Karagöz gelerek Şirin’in ölmediğini söyler ve iki sevgiliyi birbirine kavuşturur ...
alıntı
21 Temmuz 2008 Pazartesi
Ferhat ile Şirin
Molla Gürani
Fatih’i “Fatih” yapan âlim: Molla Gürani
Molla Gürani Hazretleri engin tevazuu ve heybetiyle devrinin en kıymetli alimleri arasındaydı. Genç şehzadeden cevval bir Fatih çıkaran eğitimdeki en büyük pay onundur.
Molla Gürani Hazretleri, Molla Yegan Hazretleri’nin Osmanlı’yla tanıştırdığı kıymetli bir âlim ve velidir. Molla Yegan, 1440’lı yıllarda hacca gittiğinde ilim meclislerinden istifade etmek ve kıymetli insanlarla tanışmak amacıyla Kahire’ye de uğrar. İşte, Molla Gürani ile burada tanışır ve onu Osmanlı’nın payitahtına gelmeye ikna eder. 2. Murad’la tanıştırır. Asıl adı Ahmed bin İsmail olan Molla Gürani Hazretleri önce Hüdavendigar Medresesi sonra da Yıldırım Medresesi’nde hizmet verir. Çok kıymetli âlimler yetiştirir. Ele avuca sığmayan ve çok zeki olan şehzade Mehmed’in eğitimi de sonunda ona verilir. Genç şehzade, derslerini öğrenmekte zorlanmamakta ama hiç çalışmak istememektedir. Çok hocada okur; ama tamamını yıldırır! Zaman zaman öğretmenlerini zor duruma sokar. Hatta bir keresinde hocasını durdurur: “Aman efendim, ne yapıyorsunuz? Mermere basıyorsunuz! Meryem Validemiz İsa Aleyhisselam’ı taş üstünde getirmedi mi dünyaya. Öyleyse mermere hürmet gerek!” der. Başka hocaları takılsa da bir hocası onu şu mantıkla susturur: “Ya... Öyleyse çıkar bakayım yün çorabını. Bilmiyor musun aynı Meryem validemiz. İsa Aleyhisselam’ın beşiğini de yün ile örttü. Öyleyse örgüye hürmet gerek!”
Sultan 2. Murad, genç şehzadesinin eğitimi için Molla Yegân, Molla Fenâri ve Molla Ayas gibi muhteşem âlimleri düşünmektedir. Ancak bu haşarı şehzadeyle uğraşmak on medrese yönetmekten zor olacağından, “Acaba onu kim yola getirebilir?” diye düşünmektedir. Sonunda Molla Gürani’nin siması belirir gözünde. Padişah, Molla Gürani Hazretler’ini oğlunun eğitimi için yollarken “Eti de senin” der, “kemiği de. O bundan böyle senin oğlun. Var bildiğin gibi işle!” Mübarek Manisa’ya vardığı saatte şehzadeyi derse çağırır. Uşaklara bile itibar eder, ama geleceğin sultanını görmezden gelir! Talebesine sıradan biri gibi davranır ve “Otur!” der, “Hayır oraya değil, şuraya!” O güne kadar emretmeye alışan şehzade şaşakalır. Belki de hayatında ilk kez diz çöker. Molla emsileyi açar ve emreder: “Darabe (Dövmek) fiilini çek bakayım!” Fatih fiili kafasına göre çeker. Molla Gürani’nin kaşları yıkılır, kafasını “olmadı” gibilerden sallar, bakışlarıyla azarlar. Sonra üstüne basa basa fiili çeker ve sesini yükselterek, “Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki!...” Fatih ağlamaklıdır.
Şehzade artık geceleri ödev yapmaya başlar ve ezberlerini aksatmaz. Daha doğrusu aksatamaz. Ama gün gelir ilmin tadını alır. Eski haşarılıklarından uzaklaşır. Çok değil üç beş ay sonra bambaşka biridir o. Molla Gürani Hazretleri “Arabi ve Farisi bilmek yetmez.” der, “Düşmanlarının da lisanını öğrenmelisin!” Latince, Sırpça ve Rumca öğretilir. Hem konuşup hem de yazmaktadır. Ardından şehzadeyi İtalyan asıllı Anconal Giriaco’nun önüne oturtur, Avrupa tarihini okutturur. Dahası aritmetiğe, geometriye, astronomiye zorlar. Ufkunu açar. İnanç ve ideal aşılar. Bir ara Manisa’ya gelen Sultan Murat, oğlunu tanıyamaz. Fatih görünüşte çocuktur, ama çok olgundur.
***
HOCA HASRETİ
2. Mehmed padişah olduğunda Molla Gürani yine Kahire’ye dönmüştür. Ancak padişahı hocasının hasreti yakmaktadır. Ona öyle çok ihtiyacı vardır ki. Hemen Sultan Kayıtbay’a bir mektup yazar, hocasını ister. Kayıtbay Molla Gürani Hazretleri’ne hem haberi iletir, hem de “Gitmeyin hocam!” der, “Size ne vâad ediyorsa, fazlasını vereyim!” Molla Gürani, “Sizin veremiyeceğinizi vâad ediyor!” der, “Evlatlık!” Ardından, “ Müsaade edin gideyim. Benim yüzümden aranıza husumet girmesin.” der ve yola çıkar. Genç padişah hocasını görünce çocuklar gibi sevinir. İstediği imkanları önüne serer ve ardından Şeyh-ülislamlık makamına getirir.
***
MEZARIMA AYAKLARIMDAN ÇEKEREK GÖTÜRÜN
Molla Gürani Hazretleri dünya makamlarına rağbet etmez, ancak gençleri yükselmeye teşvik eder. Nitekim gün gelir müderrisliği de bırakır ve mütevazı dergahında bildiği usullerle talebe yetiştirir. Özellikle kıraat (Kur’an-ı Kerim’i doğru okuma) üzerinde çok durur. Büyük Veli gecelerini ibadetle geçirir ve gündüzleri daima oruçludur. Döner dolaşır ölümü anlatır ve ona hazırlanır. Nitekim bir gün talebelerini toplar. “Şimdi!” der, “üzerinizde olan hakkımı ödeme zamanıdır. Açın bakayım Yasin-i Şerifı!” Genç mollalar onun son yolculuğa çıkacağını anlar ve çok ağlarlar. Molla Gürani her zamanki gibi sakin ve mütebessimdir; ama bir başka heybet belirir yüzünde. “Beyazıd’a söyleyin âdalet üzere olsun, insanları himaye, beldeleri muhafaza etsin!” buyurur. “Namazımı bizzat o kıldırsın ve borçlarımı (aslında borcu yoktur) sahiplensin. Size vasiyetim şudur ki: Beni garipler gibi defnedin. Mezarıma ayaklarımdan çeke çeke sürükleyin!” Beyazıd Han hem vasiyyete, hem de edebe riayet etmek ister. Onu yine çeke çeke sürüklerler, ama zarif bir hasır üstünde.
***
Gönlü gibi kabri de insanlarla iç içe
Molla Gürani Hazretleri’nin kabri, İstanbul suriçinde Millet Caddesi üzerinde. Fındıkzade otobüs duraklarının hemen arkasındaki Karamani Piri Mehmed Paşa Camii’yle karşı karşıya. Her gün önünden binlerce otobüs ve tramvay geçiyor. Milyonlarca insanla her gün iç içe. Gelin onu ve diğer fethin manevi sahiplerini unutmayalım. Bizler ev sahibi değil, kıymetli ecdadımızın misafirleriyiz. Fatihalarla ruhlarını ihya edelim.
Alıntıdır...
Kılıçlar Parladığı Sürece
Kılıçlar Parladığı Sürece
Bir venedik elçisinin Yavuz Sultan Selim Han'ın huzuruna kabulünden sonra;
"Kılıcı öyle parlıyordu ki yüzünü göremedim!
Demesi Padişaha arz edilince,Cihan Padişah'ı şöyle demişti.
Paşalarım,Osmanlı'nın kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima eğik olur.Ama Allah korusun,bu kılıç kına girer ve paslanmaya başlarsa,o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikleşir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar.
16 Temmuz 2008 Çarşamba
TROYA EFSANESİ
TROYA EFSANESİ
Zamanımızdan takriben 3200 yıl önce Çanakkale Boğazı yakınlarında ''Troya'' isimli bir kent varmış. B:u kentin , barışsever , fakat cesur insanları, kralları, Priamos'un idaresi altında uzun yıllar barış içinde çok mutlu bir hayat sürmüşler.
Birgün , kral Priamos'un karısı Hekabe çok kötü bir rüya gördü. Rüyasında, karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktaydı. Hekabe, bu rüyasını önce kocasına ; daha sonra da bir kahine anlattı. Kahinin yaptığı yorum, hiç de iç açıcı değildi. Ona göre, Hekabe, hamileydi ve doğacak olan çocuk , ilerde Troyalıların başına büyük dertler açacaktı. Onun için bebek doğar doğmaz öldürülmeliydi. Bu kehanete inanan Kral Priamos , çocuk doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirdi. Savunmasız yeni doğmuş bebeği öldürmeyen Troya'lı onu o zaman ki adı ''İDA'' olan ''Kazdağı''na gotürüp, bir ormana bıraktı. Nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye aklından geçirdi. Ama bebeği, yabani hayvanlardan önce bir çoban buldu. Bu çocuk, ilerde gerçekten Troya'lıların başına birçok dertler açacak olan Paris'ti.
O sırada, Tanrıların yaşadığı OLYMPOS dağında , ilginç bir kargaşa cereyan etmekteydi. Kral Peleus ile Deniz Perisi Thetis'in evlenme merasimine kavga ve nifak tanrıçası Eris, huzursuzluk çıkartır gerekçesiyle davet edilmemişti. Bu işe çok gücenen Eris, intikam almaya karar verdi. Üzerinde ''EN GÜZELE'' yazılı , altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakıverdi. Doğal olarak bütün tanrıçalar, bu elmaya sahip olmak istediklerinden uzun tartışmalar oldu. Sonunda üç büyük tanrıça dışında diğerleri çekildiler. Ama kudret tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Palas Athena ve Aşk tanrıçası Afrodit elmaya sahip olmakta ısrar ettiler. Her üçü de tanrı Zeus'a giderek onun, hakemlik yapmasını istediler. Baba tanrı Zeus, onların hiç birini gücendirmek istemediği için diplomatça davranıp, bu işlerden pek anlamadığını söyledi. Asıl amacı ise bu belayı Olympos'tan uzaklaştırmaktı. Onların Olympos'un tadını kaçıracaklarını anladığı için, hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini söyledi.
_''Gidin'' diye gürledi tanrıların babası ''ırmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troya'lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur.''.
Böyle söyleyip uzaklaştırdı onları Olympos'tan. Onlar da haberci Tanrı Hermes'in rehberliğinde, kaynakları bol olan İda dağının doruklarına geldiler. O sırada Paris, hiçbir şeyden habersiz aşağıda koyunlarını otlatıyordu. Haberci Tanrı Hermes, meseleyi Paris'e anlatıp altın elmayı ona verdi. Hangisini en güzel bulursa elmayı ona verecekti. Ama bu iş, pek o kadar kolay olacağa benzemiyordu. Çünkü her üç Tanrıça da birbirinden güzeldi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Onun hayranlığını ve şaşkınlığını gören Tanrıçalar, karar vermesini kolaylaştırmak için Paris'e rüşvetler teklif ettiler.
Hera kendisine kudret vaat etti. Altın elmayı kendisine verdiği takdirde Paris Avrupa ve Asya'nın en güçlü kralı olacaktı.
Athena kendisini dünyanın en zeki kralı yapacağını ve Yunanistan'la yapılacak bir savaşta kendisine zafer vaat etti.
Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris'e teklif etti.
Çoban Paris'in. Öyle büyük krallıklarda gözü yoktu. En güzel kadın benim olsun diye düşünüp, altın elmayı Afrodit'e verdi. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu işe çok bozulan Athena ile Hera, Troya'nın yıkımı için planlar kurmaya koyuldular.
Afrodit ise verdiği sözü yerine getirmek için bir plan yaparak Paris'in, Yunanistan'daki Isparta şehrine gitmesini sağladı. Çünkü o sırada Dünya'nın en güzel kadını Isparta Kralı Menelaos'un karısı ''Güzel Helen''di. Menelaos ve Helen, Paris'i çok iyi karşıladılar.
Kral , kendisine dilediği kadar sarayında kalabileceğini söyledi. Ona güvenerek karısı ile Paris'i sarayda yalnız bırakıp, kendisi Girit'e gitti. Menelaos'un Girit'te olmasından yararlanan Paris, Helen'i Troya'ya kaçırdı.
Girit'ten dönen Menelaos, karısını evde bulamayınca yaptığı hatayı anladı ve karısını geri almak için Troya'ya savaş açtı. Bütün Yunan kırallarına da haberciler göndererek Helen'in kurtarılması için onları yardıma çağırdı. Çünkü kendisi evlenirken, diğer bütün krallar, Helen'in başına bir hal gelmesi halinde Menelaos'a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Verdikleri söz gereği, bütün krallar denizi aşıp güçlü Troya kentini yerle bir etmeye çok istekli idiler. Menelaos'un ağabeyi Agamemnon, yaşlı Nestor, Ajax, Patroklos hepsi hazırdılar. Ama Odysseus ile Akhilleus, pek ortalarda görünmüyordu.
Yunanistan'ın en akıllı, en kurnaz kralı olan Odysseus, kocasına sadakati olmayan bir kadın için, evini ve ailesini terk etmek istemedi. Bunun için kendisini ordu kampına çağırmaya gelen haberciye delirmiş gibi davrandı. Bir taraftan tarlayı sürüyor, sonra da toprağa tohum yerine tuz ekiyordu. Ama Başkumandan Agamemnon'un gönderdiği haberci de kurnaz birisiydi. Haberci, Odysseus'un küçük oğlunu yakalayıp sabanın önüne bırakıverdi. Bunu gören Odysseus, sabanı kenara atarak oğlunun hayatını kurtardı. Bu da onun eskisi kadar akıllı olduğunu gösterdi. İsteksiz de olsa, orduya katılmaya mecbur kaldı.
Akhilles ise Troya'ya gittiği takdirde, Troya'nın yağmalanmasını ve yanışını görmeden öleceğini biliyordu. Bunu kendisine bir deniz perisi olan annesi Thetis, söylemişti. Onun için, kadın elbiseleri giyerek, kral Lycomedes'in sarayında. saray kadınları arasında saklanıyordu.
Kumandanlar Akhilles'i bulma görevini kurnaz Odysseus'a verdiler. Odysseus, bir seyyar satıcı kılığına girerek saraya gitti. Sergisinin bir tarafında kadınların seveceği cinsten takılar, diğer tarafında ise şahane silahlar bulunuyordu. Sarayın bütün kızları mücevherlerin etrafında kümelenirken, sadece Akhilles kılıç ve kamalarla ilgileniyordu. Böylece Odysseus onu tanıdı. O da kaderini bile bile Odysseus'la birlikte ordu kampına katıldı.
Sonunda ordu tamamlanmış ve gemiler yola çıkmaya hazırdı. Ama bu kez, günlerden beri esen Kuzey rüzgarı, bir türlü dinmek bilmiyor ve gemilerin Troya'ya yelken açmalarına imkan vermiyordu. Ordu çaresizdi. Sonunda kahinlerden birisi Artemis'in Akhalara çok kızdığını, çünkü Agamemnon'un adamlarından birinin, onun en sevdiği tavşanlarından birini öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden rüzgarı estirdiğini ve estirmeye devam edeceğini, ancak Agamemnon'nun kızı Iphiginia'yı kendisine kurban etmesi halinde öfkesinin dindirilebileceğini anlattı.
Bu Agamemnon için dayanılır gibi bir şey değildi. Buna rağmen zafer için buna razı oldu. Bir efsaneye göre, Iphiginia, Artemis'e kurban edildi. Bir başka efsaneye göre de Artemis, bir geyik gönderdi. Iphiginia yerine geyik kurban edildi. Bu olaydan sonra Kuzey rüzgarı durdu ve sayıları bini aşan gemi 100.000'i aşkın Akhalı savaşçıyı Troya önlerine taşıdı. Skamandar ve Simois Irmaklarının döküldüğü Çanakkale Boğazının kumsallarında kamp kurdular. Akhalar çok güçlü ve kalabalıktı. Defalarca kente saldırdılar. Ama Troya, güçlü surlarla çevriliydi. Ayrıca Priamos'un bu hücumları bertaraf edebilecek, kutsal Lion'u koruyabilecek kahraman oğulları vardı. Atları eğiten Hektor bunların en cesuru ve Troya Ordusunun baş kumandanıydı.
Öte yandan Akhaları müşterek düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troyalıların yanında yer aldılar. Savaş on yıl sürdü. 9 yıl boyunca zafer durmadan yön değiştirdi. Bazen Troyalılar üstün geliyor, bazen de Akhalar Troyalıları surların içine kadar kovalıyorlardı. Uzun süre hiçbir taraf belirgin bir üstünlük elde edemedi. Akhalar civardaki yerleşmeleri talan ediyor, kızları evlerinden alıp çadırlarına kapatıyorlardı. Bu talanlarından birinde Agamemnon Khryse (Hrüse) kentinden Apollon'un rahibi Khryseis'i (Hrüseis) çadırına kapatmıştı.
Kızının "onur payı" olarak Agamemnon'un çadırına kapatılmasına razı olmayan rahip, değerli kurtulmalıklarla Agamemnon'a gelip kızını serbest bırakması için yalvardı. Tekmil Akhalar, rahibe saygı gösterilip kızın babasına verilmesini istediler. Ama bu hiç de Agamemnon'un gönlünce değildi. Kızı serbest bırakmayı reddettiği gibi, rahibe çok kötü davrandı.
Hakarete uğrayan rahip, eve dönüşünde Apollon'a yalvardı. Akhaların üstüne hastalık ve felaket göndermesi için dua etti. Apollon da onun duasını kabul edip, ateşli oklarını Akhaların üzerine gönderdi. Çok sayıda Akhalı asker hastalandı ve öldü. Sonunda Akhilles, bütün kumandanları bir toplantıya çağırarak onlara Apollon'un öfkesini dindirecek bir yol bulunması gerektiğini aksi takdirde eve geri dönmekten başka yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine ünlü kahin Kalkhas; Tanrının neden bu kadar çok öfkeli olduğunu bildiğini, ancak konuşmaktan korktuğunu, Akhilles onun hayatını korumayı garanti etmediği sürece de konuşmayacağını söyledi. Akhilles'in kahinin hayatını koruyacağını garanti etmesi üzerine usta yorumcu konuşmayı kabul etti.
"Tanrı Apollo kızgındır, çünkü saygısızlık etti Agamemnon duacıya, kurtulmalıkları istemedi, salmadı kızını, işte bu yüzden çektirdi bunca acıları okçu tanrı. Eğer Agamemnon hiçbir kurtulmalık almadan kızını babasına geri vermezse daha da çektireceği var." (İlyada 90-96)
Böyle dedi Kalkhas, öfke doldurdu Agamemnon'un yüreğini. Ama fazla bir seçeneği yoktu erlerin kralının. Bilici Kalkhas'a ve onu koruyan Akhilles'e sövüp saydıktan sonra, kızı babasına vermeyi kabul etti.
"Phoibos Apollon istiyorsa Khryseis'i ille de şu gemimle, yoldaşlarımla göndereceğim onu, ama barakandan alacağım kendim gelip senin onur payını, güzel yanaklı Briseis'i. Senden ne güçlü olduğumu o zaman anla gör. Korksun boy ölçüşmekten, ibret alsın, kim benimle eşit görmek isterse kendini." (İlyada l 183-187)
Böyle deyip bir yandan kızı babasına gönderirken, adamlarından iki tanesini de Akhilleus'un çadırına gönderdi. "Güzel yanaklı Briseis'i" alsın diye. Akhilleus habercilere kızı korkutmadan alabileceklerini, onlarla bir sorunu olmadığını söyledi ama, Tanrılar huzurunda bunu Agamemnon'a çok pahalıya ödeteceğine dair yemin etti. Bu olaya Akhilleus'un annesi deniz perisi Thetis de, en az oğlu kadar kızdı. Oğlunu yatıştırıp, savaştan tamamen elini çekmesini söyledi. Öte yandan da Olympos'a giderek Zeus'a yalvardı.
"Zeus baba! Birgün ya sözümle ya işimle ölümsüzler arasında yararlı olduysam sana, şimdi yerine getir şu dileğimi, kısa ömürlü oğluma değer ver; saygısızlık etti Agamemnon, erlerin başbuğu, aldı onur payını, yoksun bıraktı onu sen say, gücü Troyalılar tarafına ko ne olur. Akhalar saysınlar oğlumu, ününü yüce kılsınlar." (İlyada l 503-510)
Şimdi artık savaş Olympos'a da ulaşmıştı. Tanrıların bir kısmı Troyalıları destekliyor, bir kısmı ise Akhalıların yanında yer alıyordu. Afrodit doğal olarak Paris'in yanında yer aldı. Yine doğal olarak Athena ile Hera Akhaların tarafındaydı. Savaş tanrısı Ares her zaman Afrodit'in yanındaydı. Güneş tanrısı Apollon ve kızkardeşi Artemis ise Hektor'un koruyucularıydı. Dolayısıyla Troyalıların yanında yer aldılar. Denizler tanrısı, yeri sarsan Poseidon, denizci halk olan Akhaları destekledi. Zeus Troyalıları daha çok seviyor ama, tarafsız kalmayı tercih ediyordu.
Yukarıda Olympos'ta durum böyle iken aşağıda Akhilleus gemilerin yanına oturmuş köpürüp duruyor, ne toplantılara katılıyor, ne savaşa gidiyor, içi içini yiyordu olduğu yerde.
Akhilleus olmadan Akhalar Troyalılardan daha zayıftı. Buna rağmen Akhalar Troyalıları şehir surlarına kadar kovaladılar. Surların yanında çok kanlı savaşlar oldu. Kral Priamos ve diğer yaşlı Troyalılar da, savaşı bir kuleden seyrediyorlardı. Bir ara savaş durdu.
Her iki taraf da askerlerini geriye çektiler. Paris ile Menelaos karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi yalnız savaşacaklardı. Eğer Menelaos kazanırsa Helen'i alıp Isparta'ya geri dönecek, eğer Paris kazanırsa Helen Troya'da kalacaktı. Her iki halde de savaş bitecekti. Teklif Paris'ten gelmişti. Hektor'a hitaben yaptığı konuşmada şöyle dedi:
"Troyalıları tekmil Akhaları oturt yere, koyun ortalarına Ares'in sevdiği Menelaos'la beni, çarpışalım Helen için, bütün malı için. Alsın bütün malı, gotürsün kadını evine. Kim üstün gelir, kazanırsa zaferi and içsin dost olsun ötekiler de. Siz Troyalılar oturun bereketli Troya'da. Akhalar da at besleyen Argos'a dönsünler, güzel kadınlı Akha topraklarına." (İlyada lll 70-75)
Paris'in yaptığı bu teklif Hektor tarafından Akhalara iletildi. İki ordu arasında bu konuşmalar olurken, bütün bu savaş ve acıların sebebi olan Helen, Priamos ve diğer yaşlı Troyalıların savaşı izledikleri kuleye geldi. Onun geldiğini görünce şu sözleri söylediler usulca:
"Troyalılarla Akhaların, böyle bir kadın için yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil.Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu. Ama gene de binse gemiye keşke gitse. Gitse de bizi, çocuklarımızı belaya sokmasa." (İlyada lll 154-160)
Böyle konuştu Troya'lı ulular kendi kendine. Daha sonra Priamos, Helen'i yanına çağırıp aşağıdaki Yunanlı kahramanların adlarını tek tek sordu. Bu arada düello başladı. Mızrağı ilk fırlatan Paris oldu. Menelaos, mızrağı kalkanı ile savuşturup kendi mızrağını fırlattı. Mızrak Paris'in gömleğini yırttı ama onu yaralamadı. Daha sonra kılıcını çekip, Paris'i tolgasından vurdu; ama kılıç kırılıp yere düştü. Silahsız olmasına rağmen, Paris'in üzerine atılıp onu miğferinin ibiğinden tuttu. Eğer Aphrodit karışmasaydı onu sürükleyip Yununlıların sıralarına kadar gotürecekti ama Aphrodit, miğferin ipini kopartıp onun Troya'ya kaçmasına yardım etti,
Menelaos, elinde Paris'in miğferi olduğu halde öfkeyle Troya sıralarına giderek, Paris'i aramaya başladı. Aslında Troyalılar tarafında ona yardım edecek hiç kimse yoktu. Çünkü mızrağını fırlatmaktan başka hiç dövüşmediği için herkes ondan nefret ediyordu. Her nasılsa kaçmayı başarmıştı. Nasıl kaçtığını, nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Bunun üzerine erlerin başbuğu Agamemnon, her iki orduya birden konuşarak Menelaos'u muzaffer ilan etti. Daha önce kararlaştırdığı gibi Troyalıların Helen'i geri vermeleri gerekiyordu. Athena ile Hera işe karışmasalardı Troyalılar da buna razıydılar. Her iki tanrıça da Troya kenti yerle bir edilmedikçe savaşın bitmesini istemiyorlardı. Hera'nın kışkırtmasıyla, Athena seyirtip savaş meydanına geldi. Amacı anlaşmayı bozmak için bir Troyalıyı kandırmaktı. Aptal Pandoros kandırılması en kolay Troyalı idi. Athena, onu kolayca kandırdı. Pandoros Menelaos'a bir ok fırlatıp onu hafif yaraladı. Bu savaşı tekrar başlatmak için yeterliydi. Her iki taraftan sayısız insanlar öldü. Tanrılar ve tanrıçalar da savaş meydanında idi. Onlar da ölümlüler gibi, birbirleriyle savaşıyorlardı.
Büyük şampiyon Akhilles'in savaştan uzak barakasında oturmasına rağmen Akhalar savaşta üstündüler. Ajax ve Diomedes kahramanca savaşıyorlardı. Aphrodit'in oğlu prens Aeneas Diomedes'in elinden az daha ölüyordu. Diomedes, onu yaraladı; ama annesi Aphrodit onu kurtardı. Diomedes Aphroditi de yaraladı. Ona bu cesareti tanrıça Hera vermişti. Aphrodit Hera'yı Zeus'a şikayet etmek için Olympos'a giderken Apollon Aeneas'ı Troya'ya taşıdı. Daha sonra Diomedes, Athena'nın da yardımıyla Ares'in karnından yaraladı. O da Aphrodite gibi soluğu Zeus'un yanında aldı, Athena'yı şikayet için. Zeus baba, Akhilles'e yapılan haksızlığın intikamının alınması ve ona tekrar ün kazandırılmasına dair Thedis'e verdiği sözü de hatırlayarak bütün ölümsüzleri Olympos'a çağırdı ve orada kalmalarını emredip, kendisi aşağıya Troyalılara yardıma gitti.
Zeus'un işe karışmasıyla, her şey birden bine değişiverdi. Troyalılar, Akhalar'ı gemilerine kadar püskürttüler. Hektor, coşmuştu. Troyalıların "Atları terbiye eden" diye ad taktıkları Hektor, hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar muhteşem görülmemişti.
Akhalar'ın başı iyiden iyiye derde girmişti. Agamemnon, savaştan vazgeçip Yunanistan'a dönmeye karar vermişti. En yaşlı kumandan Nestor, aşağılanmış bir şekilde geri dönmektense Akhilles'in öfkesini dindirmenin bir yolunun bulunması gerektiğini söyledi.
Agamemnon, aptallık ettiğini itiraf etti. Akhilles'in onur payı Briseisi ve değerli hediyelerini ona geri vereceğini Odysseus'a söyledi. Bunu Akhilles'e anlatması için yalvardı. Akhilles, bunu kabul etmedi. Ertesi gün, Akhalar gene püskürtüldü. Troyalılar, gemileri ateşe verecek kadar yaklaşmışlardı. Bu durumu gören Akhilles'in en iyi arkadaşı Patroklos Akhilles'e yalvararak, ya Akhalar'a yardım etmesini veya en azından o muhteşem zırhını kendisine ödünç vermesini söyledi. Akhilles kendisini aşağılayan insanlar için savaşmayacağını söyledi. Ama Hephaistos ustasının yapmış olduğu o muhteşem zırhı ve adamlarını Patroklos'un emrine vermeyi kabul etti.
Patroklos, Akhilles'in zırhını giyerek ve onun adamlarını da alarak savaşa katıldı. Troyalılar, onu bir müddet Akhilles zannettiler, Gerçekten oda Akhilles gibi muhteşem savaşıyordu. Sonunda Hektor ile karşılaştı. Hektor Patroklo'u kargısıyla öldürüp, zırhını soydu ve kendisi giydi. Sanki Akhilles'in bütün gücü Hektor'a geçmişti.
Patroklos'un cesedi etrafında çok kan döküldü. Sonunda iki Ajax'ın yardımıyla Akhalar cesedi gemiye taşıdılar.
Acı haber Akhilles'e ulaştı. O da en iyi arkadaşının ölümünü Hektor'a hayatı ile ödeteceğini dair yemin etti. Hektor'un ölümünden sonra kendisinin ölümü de kaderine yazılı idi. Bunu bile bile kaderine razı oldu. Annesi Thedis, onu durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Ona Hephaistos'un yaptığı yeni silahlar ve zırh getirdi. Zırhı giyip askerlerinin başına geçti. Kahramanca savaşıyor ve her yerde Hektor'u arıyordu. Hektor ise, Troyalıların başına geçmiş surların yanında kahramanca şehrini korumaya çalışıyordu. Olympos'lu tanrılar yine aşağıya inmiş, Troya ovasında ölümlüler gibi hararetle savaşıyorlardı. Skamander nehri sularını geçmek isteyen Akhilleus'u boğmaya çalıştı. Ama Akhilleus'u durdurmaya imkanı yoktu. Her şey tanrılarca kararlaştırılmıştı. Apollon bile artık Hektor için savaşmanın faydasızlığına inanmıştı. Troyalılar geri püskürtüldü. Şehir kapıları açılıp savaşçılar şehrin içine alındalar. Sadece Hektor dışarıda kaldı. Dimdik duruyordu surların önünde. Babası Priamos, annesi Hekabe surların içine gelip hayatını kurtarması için ona yalvardılar. Ama o bunları dinlemedi. Troyalıların gerilemesi onun suçu idi çünkü Troyalıları, o kumanda ediyordu.
Hektor böyle düşünürken Akhilles hışımla surlara yaklaştı. Yanında ise ölümsüzlerden Athena duruyordu. Hektor ise yanlızdı. Apollon, onu kaderine terk etmişti. Akilleus gidgide yaklaşıyordu. Etrafa pırıltılar saçan tunç zırhı içinde yaklaşan Akilleus'u görünce Hektor'u bir titreme aldı. Kaçmaya başladı. Akhilleus da peşine takıldı. Hektor önde Akhilleus arkada şehir surlarını üç defa döndüler. Sonra Athena, Hektor'un kardeşi Deiphobus kılığına girerek ona Akhilleus'la karşılaşma cesaretini verdi. "Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu" dedi. Soylu Troyalıların lideri, parlak tolgalı Hektor da ona inandı. Akhilleus'un karşısına dikilerek şöyle haykırdı:
"Artık kaçmam senden Peleus oğlu deminki gibi. Tanrısal Priamos'un şehrini dolandım üç kere, durup saldırışını beklemeye yüreğim varmadı, ama şimdi buyuruyor sana karşı koymayı ya sen benim elime geçersin, ya geçerim ben senin eline. Haydi Tanrıları tanık tutalım anlaşmalarımıza. Olamaz onlardan iyi tanık, iyi bekçi. Zeus bana zaferi verir de alırsam canını, dile gelmez saygısızlık göstermem sana. Ünlü silahlarını soyar, ölünü geri veririm Akhalara. Sen de Akhilleus yap benim gibi."
Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı. Dedi ki:
Hektor, düşmanım, antlaşmadan söz açma bana, böyle şey olamaz insanla arslan arasında. Nasıl uyuşmazsa kurtla kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine, bizim de dostluk yapmamız akla sığmaz." (İlyada XXll 250-265)
Böyle söyleyip mızrağını fırlattı, mızrak hedefini şaştı. Athena mızrağı tekrar geri getirdi. Sonra Hektor isabetli bir atış yaparak Akhilleus'un kalkanını tam ortadan vurdu. Mızrak kalkanı delemedi. Hemen arkasını dönüp kardeşini aradı., onun mızrağını almak için. Kardeşini orada göremeyince Athena'nın kendisini kandırdığını anladı. Kaçacak bir yer yoktu. Kılıcını çekip Akhilleus'a saldırdı. Daha ona yaklaşamadan Akhilleus onu mızrağıyla boynundan vurdu. Yere yuvarlanan Hektor son nefesinde, vücudunu ailesine geri vermesi için Akhilleus'a yalvardı. Demir yürekli Akhilleus'un öfkesi pek dineceğe benzemiyordu. Ona yan yan bakarak şöyle dedi:
"Dizlerime sarılma köpek, yalvarma bana anan baban adına. Gönlüm yüreğim kışkırtıyor beni, diyor şunun etini parçala, çiğ çiğ ye, senin bana bu yaptıklarından sonra, kimse uzaklaştıramaz başından köpekleri. Getirseler bana kurtulmalığın on katını, tartsalar şurada daha çok veririz deseler, Dardanos'un oğlu altın kosa teraziye senin ağırlığınca, döşeğine yatırıp ağlayamayacak seni doğuran, köpekler kuşlar yiyecek bütün bedenini." (İlyada XXll 345-355)
Böyle söyleyip zırhı ölüden soydu. Akhalar da teker teker ölünün yanından geçip boyuna posuna güzelliğine hayran kaldılar. Ama bir tekme vurmadan da gitmiyorlardı ölüye. Akhilleus ise, daha kötü şeyler yapmayı planlıyordu. İki ayağını topukla bilek arasından deldi. Kayışlar geçirdi deliklerden. Bağladı arabaya, başı bıraktı yerde sürüklensin diye. Sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla. Kamçıladı atları .
Ölüyü surların önünde defalarca sürükledi, azgın öfkesi dinene kadar. Sonra, aldı, gotürdü gemilerin yanına.
Patroklos'un intikamı alınmış ama ölüsü hala yakılmamıştı. Hemen odunlar kesilip büyük bir yığın yapıldı. Yığınların üstüne de Patroklos'un ölüsü yerleştirildi. Kurbanlar kesilip ölünün etrafına dizildi. Birçok Akhalarla birlikte Akhilleus da saçından bir tutam kesip ölünün üzerine attı. Son olarak Akhilleus, 12 Troyalı çocuğu kargısıyla öldürüp yığına kattı. Öldürmeye bir türlü doymuyordu. Sonra yığını ateşe vererek ağlaya ağlaya ağıta başladı.
"Verdiğim bütün sözleri getireceğim şimdi yerine. Ulucanlı Troyalıların oniki soylu oğlunu, yutacak alevler seninle birlikte, Primaos oğlu Hektor'a gelince, ateşe yedirmem onu, yedireceğim köpeklere." (İlyada XXlll 18-184)
Ama köpekler sokulamıyordu Hektor'un cesedine. Aphrodit ölünün başında nöbet tutuyordu.
Hektor'un ölüsüne yapılan bu saygısızlıklar Hera, Athena ve Poseiden hariç bütün ölümsüzleri tiksindirmişti. Özellikle baba tanrı Zeus bu saygısızlığa çok kızmıştı. Zeus, Priamos'u cesaretlendirerek onun Akhilleus'un kampına gitmesini sağladı. Zengin kurtulmalıklarla kampa gelen Priamos, oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus'a yalvardı. Akhilleus karşısında yalvaran yaşlı adamı görünce kendi babasını hatırlayıp insafa geldi ve hediyeleri kabul ederek, ölüyü babasına verdi. Ayrıca, ölü yakma merasimi için de 9 gün boyunca Akhaları savaştan uzak tutacağına dair söz verdi.
Troyalılar, 9 gün boyunca, Hektor'un ölüsü etrafında yas tutup, ağıtlar yaktılar. Onuncu gün şafak vakti, ölü odun yığınlarının üzerine konulup yakıldı. Daha sonra, kemikler ve küller altın bir kupaya gömülüp, üzeri kocaman işlenmiş taşlarla örüldü. Mezarın üstü toprakla örtülerek büyük bir tümülüs oluşturuldu.
Hektor'un cenazesi için kararlaştırılan süre dolduktan sonra, savaş tekrar başladı. Etiyopya Prensi Memnon, büyük bir orduyla gelip Troyalılara yardım etti. Bu yeni taze güçle saldıran Troyalılar, Akhaları çok güç durumda bıraktılar. Birçok Akhalı savaşçı öldü. Sonunda Akhilleus, Memnon'u öldürdü. Durum tekrar Troyalıların aleyhine dönmüştü. Akhilleus yine coşmuştu. Ama onun belki de son kükreyişi olacaktı. Bütün Troyalıları önüne katmış surlara doğru kovalıyordu. Surlara yaklaştığı bir sırada, orada, çalıların arasına gizlenmiş duran Paris'in attığı zehirli bir okla topuğundan vurularak öldü.
Topuğu onun en zayıf yeri idi. Annesi deniz perisi Thetis, onu "yaralanmaz" yapmak için topuğundan tutup Styx Irmağının sularına batırmıştı. Ancak topuğun elle tutulan kısmı kutsal suyla ıslanmadığı için zayıf kalmış ve Paris, onu bu en zayıf noktasından vurmuştu.
Ajax, Akhilleus'un ölüsünü savaş meydanından taşıdı. Ölü yakma töreninden sonra külleri Patroklos'un küllerinin konulduğu kaba konularak beraberce gömüldü.
Akhilleus'un ölümünden sonra, onun Hephaistos usta tarafından yapılmış olan muhteşem zırhı kumandanlar arasında yeni bir huzursuzluğa yol açtı. Zırh acaba Akhilleus'un ölüsünü savaş alanı dışına taşıyan Ajax'ın mı olmalıydı?Yoksa Odysseus'a mı verilmeliydi? Kumandanlar arasında yapılan gizli bir oylama sonunda zırha sahip olma hakkı Odysseus'a verildi. Ajax da , kendini aşağılanmış görüp, kılıcının üstüne atlayarak intihar etti.
Bu iki kahramanın kısa zamanda arka arkaya ölmeleri Akhaların cesaretlerini kırdı. Zafer, çok uzak görünüyordu, ama vazgeçmeye de hiç niyetleri yoktu. Akhilleus'un genç oğlu Neoptolemus, Paris'i öldürdü. Ama onun ölümü Troyalılar için pek de büyük bir kayıp değildi. Zaten bütün bu belaları Troyalıların başına hep o açmamış mıydı? Bir keresinde ağabeyi Hektor onu şöyle azarlamıştı:
''Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın
seni ırz düşmanı seni.
Hiç doğmaz olaydın keşke,
Ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden.
Çok isterdim bunun böyle olmasını
Hem çok da iyi olurdu hani
Ne baş belası kesilirdin o zaman
Ne de yüz karası olurdun başkalarına
Nasıl kaçırdın ta uzak ülkelerden
Kargı salan erlerin gelini, güzel yüzlü kadını
Baş belası yaptın onu babana, halkımıza, ilimize''
İlyada III.39_50
Paris'in ölümünden sonra da Troyalılar güçlerini korudular. Şehir surları dokunulmamış bir şekilde ayaktaydılar. Savaş genellikle surlardan uzakta ovada cereyan ettiği için ciddi bir tehditle karşılaşmamışlardı. Bu, sonu olmayan savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troyalıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktu. Bunu nasıl yapacaklardı?
Akhaların en akıllısı kurnaz Odysseus, bir tahta at yapma fikriyle ortaya çıktı. Büyük ve içi boş bir at olacak ve içine belirli sayıda asker alabilecekti. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp Tenedos (Bozcaada)'nın arkasına, Troyalıların onları göremeyecekleri bir şekilde gizleneceklerdi. Eğer işleri ters giderse, Yunanistan'a geri dönecekler. Tabi bu arada atın içindekiler ölümüne terk edilecekti. Ama her şey Odysseus'un planladığı gibi giderse, Troya'ya geri dönüp, şehrin içine girmek için verilecek işareti bekleyeceklerdi. Planın yürümesi için geride bir Akhalı asker bırakacaklardı. Bu askerin görevi ; tahta atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troyalıların ikna edilmesiydi. Herşey Odysseus'un planladığı gibi gitti. Bir sabah, Troyalılar büyük bir şaşkınlıkla uyandılar. Her yer çok sakindi. Gürültülü Akha kampı, tamamen boştu ve gemilerde gitmişlerdi. Batı kapısı önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve biçimde tahtadan bir at duruyordu. Öyle görünüyordu ki, Akhalar bu işten vazgeçmişler, mağlubiyeti kabul edip Yunanistan'a geri dönmüşlerdi. Ancak bu kocaman tahta at da neyin nesiydi? Troyalılar, bu soruları kendi kendilerine sorarken, Akhaların geride bıraktıkları Sinon isimli asker ortaya çıktı. Troyalılar Sinon'u yakalayıp kral Priamos'a gotürdüler. İyi bir aktör olan Sinon, ağlıyor, sızlıyor ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylüyordu. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyordu:
''Akhalar, Troya'ya yelken açmalarını engelleyen kuzey rüzgarını durdurmak için kral Agamemnon'un kızı Iphiginia'yı kurban ettiler. Geriye dönüşleri için ise ben talihsiz kurban olarak seçildim. Tam yola çıkarlarken beni kurban edeceklerdi. Her şey hazırdı. Ama gece olunca karanlıktan yararlanarak bir bataklığa saklandım ve gemilerin uzaklaşmalarını seyrettim.''
Simon'un anlattığı bu hikayeye herkes inandı. Çünkü o rolünü çok iyi oynuyordu. Hikayesinin ikinci ve asıl can alıcı kısmına şöyle devam etti.:
''Tahta at Tanrıça Athena'ya kutsal bir sunak olarak yapılmıştır. Böyle büyük yapılmasının sebebi Troyalıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhalırın beklentisi Troyalıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece tanrıça Athena'nın öfkesini Troya üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troyalılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lutfu Troyalılara yönelecektir.''.
Akıllıca düzenlenmiş bu hikayeye Troyalı rahip Laokoon ve Hektor'un kız kardeşi Kassandra dışında herkes inandı. Rahip Laokoon, ''hediye veren Yunanlılardan sakının'' diyerek Troyalıları uyardı. Atın hemen yakılmasını söyledi. Hiç kimse ona inanmadı. Laokoon'un Troyalıları ikna etmesinden korkan Poseidon denizden iki tane korkunç yılan göndererek, Laokoon ile iki oğlunun öldürttü.
Bir bilici olan Kassandra da, bunun bir hile olduğunu söylediyse de ona kimse inanmadı. Apollon, Kassandra'ya aşık olmuş bu yüzden ona geleceği görme yeteneği vermişti. Kassandra Apollon'un aşkını kabul etmemiş, o da Kassandra'ya verdiği bu yeteneğin yarısı geri almıştı. Yani Kassandra geleceği görmeye devam edecek ama ona kimse inanmayacaktı.
Troyalalır, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklediler. On yıl süren korkunç savaş bitmiş, nihayet özlenen barış gerçekleşmişti. Troyalılar, bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutladılar. Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker nöbetçileri öldürdüler ve kapıları ardına kadar açtılar. Zaten Akha ordusu, şehrin surlarına çok yaklaşmıştı. Açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafta yangılar çıkarttılar.
Yangınları söndürmek için dışarıya çıkan Troyalılar ne olduğunu anlayamadan kılıçtan geçirildiler. Bu yapılan savaş değil kasaplıktı. Şehrin bazı bölümlerinde Troyalılar küçük gruplar oluşturup düşmana karşı koydular. Tek amaçları ölmeden önce mümkün olduğu kadar çok Akhalı öldürmekti. Bazıları öldürdükleri Akhalıların giysilerini giyip düşmana yaklaşıyorlardı. Bu yolla birçok Akhalı asker öldü. Başlangıçta çok fazla Troyalı uykuda katledildiği için bu savaş adil değildi. Artık sona yaklaşılmıştı. Akhilleus'un oğlu Neoptolemus, yaşlı Priamos'u karısı ve kızlarının gözü önünde öldürdü. Daha sabah olmadan Aeneas hariç, bütün Troyalı liderler öldürülmüştü. Annesi Aphrodit'in de yardımıyla Aeneas, Babası Ankhises ve oğlu Ascanius'u da alıp Troya'dan kaçmayı başardı. Uzun maceralardan sonra İtalya'ya ulaştı.
Orada güçlü bir Etrüsk kralının kızı ile evlenerek yeni bir şehir kurdu. Roma'nın gerçek kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler bu şehirden ve Aeneas'ın soyundan geldikleri için, Aeneas her zaman Roma'nın gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Troya'nın baştan başa yakıldığı o korkunç gece, Aphrodit, güzel Helen'e de yardım etti. Paris'in ölümünden sonra töreye göre Paris'in kardeşi Deiphobos'la evlenmiş olan Helen Aphrodit'in de yardımıyla eski kocası Menelaos'a gitti. Menelaos, onu memnuniyetle kabul etti. Ertesi gün, hep beraber Yunanistan'a geri döndüler. Onlar, Yunanistan'a yelken açarken, Asya'nın en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabe idi
Mankurt Efsanesi
Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar'ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikayesi vardı: Sarı-Özek'i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar'ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esire yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esrin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna "Deri geçirme işkencesi" derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir MANKURT yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere gotürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece bir kaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.
Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan farksız olurmuş onla riçin.
Bununla birlikte bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. "Ana-Beyit" 'ana barınağı, ana huzuru' demektir.
Sarı-Özek'in kızgın güneşine 'mankurt' olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar'ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar'ın işkencenin beşinci günü 'sağ kalan var mı?' diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda , güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar'ın arasında bir gelenek varmış ki buna göre , aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.
Bir mankurt kim odluğunun, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek'in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt bir kaç kişiye bedelmiş. yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden , o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...
Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegane kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır.
Cengiz AYTMATOV
Gün Olur Asra Bedel
Ötüken Yayınevi 1991
8 Temmuz 2008 Salı
SevgiLiydi Ve Gidecekti
bu şiiri yazan Defne isimli bayan çok güzel yazmış, videoda izlediğiniz gibi Kahraman Tazeoğlu ve Ahmet Selim'in yorumlaması da ayrı bi güzel olmuş doğrusu..
Bir gün gidecekti yanık kozalarıma bir tane daha ekleyecektim… o gidecekti. O yüzden bilsin istemedim.
Ne içimi sancıtan, bakışlarına yüklediğim anlamı ne de yüreğimi yüreğine yasladığım o baharı, bilsin istemedim…
Gidecekti, içime basa basa terk eyleyecekti, ‘canım’ dese de ‘cananını’ içinde taşıyacaktı.
Yüklemsiz yolcuklara çıkacaktı sevgili, öznesini Haliç’e bırakıp gidecekti.
Bilsin istemedim, desem zamansız sevdalar büyüyecekti içimde, büyük bir ihtimal yaşayacaktık en alını sevdanın, desem eflatun gölgelerle yeşerecekti aşk.
İhtimal ya, Atilla İlhan’ın Pia’sı gibi olacaktım, aşk tahayyüldür diyecektim ve başladığı yerde bitecekti.
Müptelası olduğum o mistik düşlerimden yara alacaktım hem de en morundan ve o yarayı yok etmek için kısa mesafelerde yolculuk yapacaktım,
Bir limana varacaktım, renksiz gölgelerin peşinde onu kovalayacaktım. bir yan flüt sesi duyduğumda sevdama yenik düşecektim,
Öyle en alından gülecektim, gözlerime oturttuğum Haliç’le gitme diyecektim ama o gidecekti, fonda bir yan flüt sesiyle…sol yanım sızım olacaktı.
hani o bırakıp giderken seni bu öksüz tavrını takmayacaktın
alnına koyarken veda buseni yüzüme bir türlü bakmayacaktın
gelse de en acı sözler dilime uçacak sanırdım birkaç kelime
bir alev halinde düştün dilime hani ey göz yaşım akmayacakyın
Hiç beklemediğim bir anda bir gün yanıma oturdu… Biz ikimizdik. Anlamış gibi baktı göz bebeklerime. Gözlerimin yeşilinde aradı sevdanın alını.
Diyemedim, ama yüreğimi yüreğine çoktan yaslamıştım. İzinsiz. Aşkta izin aramam ki ben sevgili. O da yüreğini bana verdi.
Ama diyemedi ki ‘ bu yolculuğa birlikte çıkalım.’ Ama ben o yolculuğa çoktan çıkmıştım, elimi eline verdim… ve kısa metrajlı bir film başladı…
O kendini anlattı, ben susmanın erdemlik sayıldığı bir öğretiyle dinledim.
En çok vapur yolculuğunu severdi vapura bindik, içimden en sancılı şarkıları dinledim, içimin sandığından tek tek çıkarıp…
Bu yolculuk hiç bitisin istemedim. ‘karaya varmayalım sevgili olur mu’ dedim içimden utanarak. Duymadı..
Biz ikimizdik bir vapur yolculuğunda. Film(mimiz) karaya vardığında bitecekti ya, camdan maviye baktım yaklaşıyorduk,
içime bakıp bakıp ona yaslandım, içine almak istedi ama başkaları, ‘başkaları’ diyordu, biliyorum… sesine vermese de bu cümleyi duyuyordum.
Sevgiliydi ve gidecekti. Vapur karaya yanaştı hatırlayıp hatırlayıp yanaklarıma tuzlusu dökeceğim an geldi, film bitti..
Diyemedi, suskular biriktirdi heybesine, gözlerime yalancı baharlar yükledi. Sessizce ‘hadi’ dedi. Ben göğsüne yaslanıp ağlamak isterken o gitti.
Yanımı yanına verdim ‘hayır’ demedi. Ama gitti. Bir başaksını taşıyordu içinde sevgili, söylemese de suskularına asmıştı onu.
Bindiğim bütün salıncakların ipine astığım aşk gibi… Tanımlayamadığım gülüşüyle yanımda oturuyordu.
Beni dinlemek istedi bakamadım sevgiliye, hala filmi düşünüyordum, neden, neden karaya vardık sevgili.Neden karaya vardık..
bozduk yeminleri yine düştük yollara bir yer var içimde sevdalar
bir yer var içinde korkular bir yer var ki yar gidemiyorum..
bir yer var içimde sevdalar bir yer var içinde korkular bir yer var ki yar gidemiyorum..
biri sana benzer gül gibi biri bana benzer kül gibi biri kana benzer akar gider biri yare benzer..
biri sana benzer gül gibi biri bana benzer kül gibi biri kana benzer akar gider biri yare benzer
Tekrar sordu ‘ sevgili hayat nasıl gidiyor’: sığ bir soruydu anlamlar yüklemeye çalışmadım.
Hala ikimizdik, en yakınımdaydı, elimi uzatsam tutar mıydı sevgili…?
Uyanıverdim sonraya, eflatun düşlerimi içimdeki mezara gömdüm. Filmin bazı karelerini yok saydım.
Sorunun cevabını almak isteyen sevgilinin yüzü yüzümdeydi, ne dememi bekliyordu ki, ‘hayat mı’ dedim gülümsedim.
Anlamıştı iç cebime iliştirdiğim hüzünlerimi. Ben film gibi son bekliyordum içini toplayıp gitmesini ama hala yanımdaydı sevgili.
Yüzüne baktım, masum bir kent soyluluğu taşıyordu. ‘ama’lı cümleler geçiyordu gözlerimden. İçinde ‘doğrusu’nu bekleyen kırıkları vardı.
Ortak edemedi beni kırıklarına. ‘hadi’ dedi filmdeki gibi, ayağa kalktı, ‘doğrusu’na gidiyordu. Beni yanına almadı, ‘canım’ dedi ‘cananını’ geçemedi.
Zaman affetmeyecekti niceleri gibi, askıda bırakacaktık bu aşkı ve hep hatırlayacaktık, bir muammanın peşinden neden koştugumuzu…
Karaya varmıştık. Parmakları parmaklarıma kavuşmadı sevgili’nin… Parmağında ‘doğrusu’nun izi vardı kavuşamadı,
Bildik aile terbiyesinin öğretisini taşıyordu, suçtu kimilerine göre bu suça ortak etmekti. gitti sevgili..
Diyemedim, yüklemsiz bir yolculuğa çıktı, öznesini sulara bırakıp. İçinin ‘doğrusu’na gitti. şimdi..
Şimdi hangi yolculuğa çıksam, iç cebime iliştirdiğim hüzünlerimden alıyorum. Ne zaman bir şiir yazsam ‘sevgili’ye diye not düşüyorum.
Ama soramadım sevgil’ye, kırıklarını öğrenemedim sevgilinin. ‘Sol yanın acıdığı için’ diyemedim biliyorum ama sol yanını nerde acıttığını bilmiyorum.
‘doğu’da mı acıttın, yoksa giderken geride bıraktıkların mı acıttı. Yüreğimi yüreğine yasladığımda içine söz geçiremediğin o an mı acıdı.
Ne zaman sevgili? ne zaman ...
Benden duyamadıkların mı yoksa senin söyleyemediklerin mi acıttı…
Yaşamına ‘yaşamına ‘katık’ yapmadığın şimdi mi sevgili’ nerdesin yüreğinin en doğusun da mı? Eflatun gölgelerin kaldı geride…
‘Hadi’ bu kez ayrılık için değil, yanını yanıma vermen için, ‘HADİ’ EN ‘DOĞU’ YANINLA SEV BENİ.
Defne Yakut
6 Temmuz 2008 Pazar
Sevda Sokağı
Bedirhan Gökçe'den güzel bi sesli şiir.. iyi dinlemeler
17 Haziran 2008 Salı
Fatih Sultan Mehmet'in Halkına İmtihanı

Fatih Sultan Mehmet istanbul'u fethetme plânları yapıyordu. Daha henüz 21 yaşında bulunan hükümdar, İstanbul'un fethine girişmeden önce, halkını imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, Osmanlı'nın başşehri olan Edirne'de çarşıya çıktı.
Çarşının bir tarafından girip, alış veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi. Fatih'i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri mal olduğu halde neden vermediğini sordu.
Adam:
-Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi.
Fatih memnun olmuştu. Öbürüne vardı, bir miktar mal aldı... İkincisini istediğinde o da vermeyip komşu dükkâna gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı... Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı.
Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah'a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:
— Ya Rabbi sana hamdolsun... Bana böyle birbirini düşünen millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans'ı, dünyayı bile fethederim, dedi ve istanbul'un Fetih planlarını hazırlamaya başladı.
51 gün süren muhasaradan sonra Bizans, Akşemseddin Hazretlerinin de bizzat iştirakiyle fetholunmuştu. İstanbul fetholunduktan sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi Edirne'den İstanbul'a taşındı.
Gönderen aksamyildizim zaman: 16:34 0 yorum
Etiketler: hayata dair
Yaşlanmanın Psikolojik Belirtileri

Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin, hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.
Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.
Allen Klein'den
Gönderen aksamyildizim zaman: 10:31 0 yorum
Etiketler: hayata dair
16 Haziran 2008 Pazartesi
Herşeyde Bir Hayır Vardır

Yazın yaylaya çıkan yörüklerden birinin kümesteki horozunu bir gece tilki götürür. Adam çaresizdir. Yapabileceği hiçbir şey yoktur.
- Bunda bir hayır vardır hanım! diyerek geçiştirir.
Fakat ikinci gece de eşeğini kurt kapar. Adam yine:
- Bunda da bir hayır vardır hanım! deyip geçer, üzerinde durmaz.
Üçüncü gecede ise, çevredeki köpekler gelip kendi köpeğini boğarlar. Adam yine:
- Bunda da bir hayır vardır! diyerek tevekkülünü bozmayınca, sabrı tükenen hanım feryadı basar:
- Yahu bunun neresinde hayır vardır? Sana en çok lazım olan, yayladan yaylaya eşyanı taşıtacağın bir eşeğin, sürünü bekleteceğin bir köpeğin, sesiyle sabaha karşı namaza kalkacağın bir horozun vardı, hepsi de gitti, bunun neresinde hayır vardır?
Elinden bir şey gelmeyen adam, yine moralini bozmaz, ümidini kaybetmez, her şeyde bir hayır olduğu inancı içinde:
- Hanım, şer gibi görünen olayların arkasında hayırlar çıkabilir, muhtemeldir ki, bunun arkasından da hayır çıksın, sen ümidini kaybetme, diyerek yatıştırmak ister.
Aradan çok geçmez, bir gece yayladaki çadırlara eşkıya baskın yapar, karanlıkta birbirine yakın dizilmiş çadırları sırayla soyarlar, direnen insanları da vurup yaralayarak yere sererler, kıymetli kıymetsiz neleri varsa hepsini de alıp götürürler. Ancak bu soygundan kendileri hiç etkilenmez. Eşkıyanın baskınına maruz kalmazlar. Neden mi?
- Çünkü, köpekleri yok ki havlasın, eşekleri yok ki bağırsın, horozları yok ki ötsün de eşkıyaya yakınlarında bir çadır daha olduğunu bildirsin, eşkıya da karanlıkta farkına varıp onları da ne var ne yoksa soyup soğana çevirsin.
Bu sonuç karşısında, şikâyetinden dolayı mahcubiyet duyan hanım:
-Bey, der, ben biraz acelecilik ettim galiba, gerçekten de bazı şer görüntülerinin arkasında hayır çıkarmış, yoksa şimdi bizim de çadırımızda hiçbir şeyimiz kalmayacak, tümüyle soyulmuş, hatta yaralanmış bile olacaktık. Beyin sözü yine aynı olur.
- Hanım bunda da bir hayır vardır. Bu olay ihmal ettiğimiz tedbirlerimizi almamıza sebep oldu. Şimdi yaylanın giriş çıkışlarına nöbetçi kulübeleri yapıyoruz, bundan sonra böyle bir eşkıya baskını söz konusu olmayacaktır artık, der.
Evet, hayatta abes ve manasız hiçbir şey yoktur. Her olayın arkasında nice hikmetler, hayırlar söz konusudur. Yeter ki yorumlamasını bil, ifade ettiği ikaz ve ihtarları iyi oku, gereken tedbirlerini almakta ihmale düşme, aynı sonuca tekrar maruz kalmayacak çareleri bulmaya yönel. Böylece şer gibi görünen olayı, aldığın tedbirlerinle hakkında hayra çevirmiş ol. "Bu da geçer yahu!" diyerek mücadele gücünü sürdürmeye devam et.
alıntıdır
Gönderen aksamyildizim zaman: 17:30 0 yorum
Etiketler: hayata dair
Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!”
Çocuk, ona dönerek:
- “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım doğuştan eksik”.
- “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.”
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- “Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?”
- “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…”
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:
- “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”
- “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.”
Çocuk biraz düşünüp:
- “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”
- “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.”
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.
- “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”
- “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!”
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”
- “Şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”
- “Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra,10 liralık banknotu geri vererek:
- “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!”
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz Bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir
_alıntıdır_
Gönderen aksamyildizim zaman: 10:27 0 yorum
Etiketler: hayata dair
15 Haziran 2008 Pazar
FATİH SULTAN MEHMED MAHKEMEDE

İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum; Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:
"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum." Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası. "O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor. Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.
Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?" Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor. Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür".
"Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.
Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli
kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.
Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?" Rum, şaşkın şaşkın Padişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.
Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :"Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata." Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in
ayaklarının yanına gelip diz çöküyor, "Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin
imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar
Babam Seyrediyor!

Babam seyrediyor
Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.
Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.
Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.
Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi:
- Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem? Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve :
- Bu hafta dinlen evlat dedi,
- cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme.
Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.
Hocasının yanına giden genç:
- Lütfen izin verin oynayayım dedi.
- Bugün oynamak zorundayım. Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu:
- Pekala oyuna girebilirsin.
Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.
Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip:
- Evlat, inanamıyorum. Bugün bir harikaydın dedi.
- Sana ne oldu,bunu nasıl yaptın,anlat bana!
Genç hocasına baktı,gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:
- Babamın öldüğünü biliyorsunuz.Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?â€? Delikanlı zorlukla yutkundu,gülümsemeye çalıştı:
- Babam bütün maçlarıma geldi,çünkü görmediğim halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim
Gönderen aksamyildizim zaman: 22:25 0 yorum
Etiketler: hayata dair
12 Haziran 2008 Perşembe
Aradan Perdeler Kalkınca

Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:
"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.
Buna karşılık Rumlar da:
"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:
"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.
Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.
Çinli ressamlar:
"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.
Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.
Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.
Rum ressamları ise:
"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.
Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.
Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.
Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.
Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.
Mesneviden...
Gönderen aksamyildizim zaman: 17:51 0 yorum
Etiketler: hayata dair
11 Haziran 2008 Çarşamba
Kaderden Kaçılmaz
Padişah ve Evlilik :
Vakt-i zamanında padişahın biri 40 yaşlarına gelmesine rağmen henüz evlenememiş ve çok mutsuzdur.
Bütün ülke halkı ve ülke zenginligi emrinde olmasına ragmen, hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelmiştir ve dünyasına küsmüştür.
Sarayda emrinde olan herkes ve ülke halkı padişahın bu durumuna çok üzülmekte ama ellerinden birşey gelmemektedir.
Padişahın evlenebilmesi için ne yapılırsa yapılsın padişah hiç bir kız veya kadında karar kılmaz, beğenmez ve bir türlü evlenemez.
Birgün canı çok sıkılır ve vezirini yanına çağırarak kendisinin atını ve yanında kendisine yetecek kadar da azık hazırlanmasını emreder.
Vezir sorar; Padişahım hayrola nereye gideceksiniz, nedir bu hazırlıklar böyle ?
Padişah der ki; bir müddet kendimi dağa taşa vurup yalnız kalmak istiyorum, artık bu duruma katlanamıyorum.
Biraz kendimle başbaşa kalmak istiyorum, bir müddet beni aramayın der.
Vezir'in padişaha itiraz edecek hali yoktur, hemen hazırlıkları yaptırır ve padişahı yolcular.
Padişah artık atı ile başbaşadır, nereye gittigini dahi bilmeden kendisini yollara vurur.
Epey gün dağlarda ormanlarda dolanıp durur. Bu gezintisinin dördüncü gününde dağlarda dolaşırken; Bir manzara ile karşılaşır.
Hemen az ileride çok yaşlı, nur yüzlü bir ihtiyar görür, bu ihtiyar kişi yerde oturmuş ve hayvan derisi üzerine birşeyler karalamaktadır.
Yaşlı adam padişahı görür görmez hemen yazdığı şeyleri saklamaya çalışır.
Yaşlı adamın bu telaşı padişahın dikkatini çeker ve hemen adamın yanına yanaşır.
Padişah at üstünde, adam yerde çömemiş vaziyette... Padişah seslenir adama.
Heyy sen ne yazıyordun bakayım diye sorar.
Fakat yaşlı adam kendinden emin bir tavır ve cesaretle padişahın kim olduğunu bilmeden cevap verir... Sanane be adam, seni ilgilendirmez.
Padişah hiddetlenir ve yaşlı adama tekrar seslenir;
Ben padişahım, sorduğum soruyu cevapla hemen, ne yazıyordun söyle hemen der.
Yaşlı adam yine takmaz padişahı... söyleyemem sırdır der.
padişah kılıcını çekip atından iner ve yaşlı adamın tepesinde durur.
Son kez soruyorum, eğer beni cevaplamazsan boynunu uçururum der.
Yaşlı adam bakar durum vahim, etme eyleme oğul, ben ne yazdığımı söylersem zaten yaşayamaz ölürüm diye cevaplar.
Padişah üsteler... eğer sen söylemezsen yine öleceksin ver şu yazdığın şeyleri bana okuyacağım der.
Yaşlı adam bakar çare kalmamıştır.. Padişaha sırrını açıklamaya karar verir, dur oğul anlatayım der.
Padişah bekliyorum hadi çabuk anlat ..!! diye bağırır.
Yaşlı adam cevap verir... oğul ben kaderleri yazmakla görevlendirilmiştim onları yazıyordum.
Padişah bu cevaba hem şaşırır hem kızar..
Sen benimle dalgamı geçiyorsun bre gafil diye yaşlı adama bağırır.
Kaderleri yazmak ne ola ki; bu işle nasıl sen görevlendirilirsin diye sitem eder.
Yaşlı adam cevaplar... yemin ederimki ben bu işle görevlendirilmiştim der.
Ancak kimin kaderini önceden açıklayacak olursam ardından ölürüm, bu sebeple fazla soru sorma bana diye yalvarır.
Padişah daha da meraklanarak bağırır.. hadi bakalım o zaman söylede öğreneyim, ben hala bekarım kaderimde hangi kadın var, kiminle evleneceğim ben diye sorar adama.
Yaşlı adam der ki ; ama bu sırrı açıklarsam yaşayamam...
Padişah, ben onu bunu bilmem söylemezsen ben kelleni uçuracağım zaten der.
Yaşlı adam naçar bir durumdadır... ve sırrı açıklamaya karar verir.
Padişaha der ki ; dur bakalım senin için bana ne emredilmişti ve ne yazmıştım birlikte bakalım.
Padişah tamam hadi söylede bir an önce kaderimin kim olduğunu öğreneyim der.
Yaşlı adam önceden yazmış olduğu deri parçalarını karıştırır ve padişaha ait olanı bulur.
ve okumaya başlar... senin kaderin filan obada çobanlık yapan falan kişinin yeni doğmuş kırk günlük kızıdır der..
Padişah dahada gür bir sesle.. Sen delimisin be adam, benim gibi kırk yaşında birinin kaderi nasıl yeni doğmuş bir bebek olabilir der.
Yaşlı adam... valla bana emredilen ne ise ben onu yazmakla mükellefim, kaderinde ne varsa onu göreceksin der.
Padişah iyice zıvanadan çıkar ve ben böyle bir kadere razı gelemem, kırk günlük bir kız benim kaderim olamaz diye bağırır ve ardından ekler.
Ben şimdi gidip benim kaderim olarak yazılan o kızı ellerimle öldüreyim de gör bakalım kader nasıl engellenirmiş der.
ve padişah atına atladığı gibi tozu dumana katarak yaşlı adamın yanından uzaklaşır.
Yaşlı adam ise vermemesi gereken bir sırrı açıkladığı için padişahın ardından yere yığılıp ölür.
Padişah kendisine tarif edilen obaya gelir... yüksek bir tepeden obayı inceler ve sonunda obaya iner.
Tarif edilen adamın çadırının hangisi olduğunu sorar etraftan birine.
verilen tarife uyan çadırı bulur ve içeri girer, çadırda kimse yoktur.
Aile resi olan adam çobanlık yapmak için yayladadır, karısı ise dere kenarında çamaşır yıkamaya gitmiştir.
Çadırın içinde bir beşik vardır ve içinde yeni doğmuş bir kız çocuğu uyumaktadır.
Padişah; bana kader olarak yazılan kız çocuğu bu olmalı herhalde deyip, kaderinden kurtulmak için kızı öldürmeye karar verir.
Kuşağıdan kamasını çıkardığı gibi uyuyan kızın gögsünden başlayıp, göbegine kadar olan bölümü keser ve hemen çadırı terk edip gider.
Kızın bağırsakları bile dışarıya çıkmıştır, aradan fazla bir süre geçmeden kızın annesi çadıra döner ve gördügü manzara karşısında kanı tutulur.
Çadırdan fırlayıp yardım ister etraftan.. koşarlar birileri yardımına hemen.
O zamanlar doktor hastane filan olmadığından, kızın bağırsaklarını tekrar karnının içine toplayıp çuvaldız ile egreti olarak dikerler.
Öldürmeyen Allah öldürmemiştir, Kızın kaderine varması için yaşaması gerekmektedir ve kız kurtulur.
Padişahta artık sarayına dönmüştür... epey zaman geçer padişah artık neredeyse 60 yaşlarına varmıştır ve henüz bekardır.
Birgün dere kenarına inen padişahın, gördügü manzara karşısında dili tutulmuştur.
Aman yarabbi dere kenarında bir kız var, yaşı 18-20 arası.
Padişah kızın güzelligini görür görmez onunla evlenmeyi düşünür ve kafasına koyar. (Kader olacak ya, Allah güzel göstermiştir gözüne)
Padişah kıza yanaşır ve benimle evlenmeni istiyorum, ben padişahım der.
Kız boyun eger padişaha, karşı durması mümkün degildir, nasıl emrederseniz padişahım der.
Padişah kızın, 20 yıla yakın önce elleriyle öldürmeye çalıştığı kız olduğunu bilemez haliyle.
Padişah kıza der ki; hemen anneni, babanı bilgilendir seni onlardan isteyeceğim ve karım olacaksın.
Neyse söz uzamadan, kızın ailesinden ister kızı padişah ve evlenmeleri için hazırlıklar yapılır.
Bütün ülke bayram yerine dönmüştür, artık padişahları evlenecektir.
Dügün dernek kurulur ve sonunda padişah evlenir.
Gerdek gecesi gece karanlığında hanımına yanaşır, ve ona sarılır
Fakat birşey padişahın dikkatini çekmiştir... kızın vücudunda gögsünden göbegine kadar bazı topluklar ve büzülmeler vardır.
Hemen sorar; nedir senin vücudundaki bu izler der hanımına.
Hanımı cevaplar; sorma padişahım.. ben daha kırk günlük bir bebek iken, zalimin biri çadırımıza girip benim beni bıçakla öldürmeye çalışmış, ama Rabbim öldürmemiş der.
Padişah bunu duyar duymaz yatağından fırlayıp, hemen seccadesini serip namaza durur.
Ve namaza başlamadan , şu sözleri mırıldanır YARATICI'sına ...
Eyy Rabbim; senin yazmış olduğun kaderden kaçılamayacağını bilemedim, beni affet diye yalvarır.
ve sabaha kadar kendisini affetmesi için Allah'ına secde eder padişah.
Gönderen aksamyildizim zaman: 11:21 0 yorum
Etiketler: hayata dair
Vermeyince mabud, neylesin sultan mahmut!..

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir. Tıkandı baba, oralet getir. Vb
Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş.
Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya:
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;
Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;
Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
Geldi sultanım
Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.
Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;
Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
Niçin, demiş. Askerler
Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
Ne olacak şimdi, demiş
Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD,
NEYLESİN SULTAN MAHMUT"
Gönderen aksamyildizim zaman: 00:24 0 yorum
Etiketler: hayata dair
9 Haziran 2008 Pazartesi
"Aşk-ı Hürrem"
bu albümü çok beğendim.. severek dinliyorum.. netten biraz araştırma yaptım ve Can Atilla'nın internet sitesinde albüme dair birşeyler okudum.. sizlerle paylaşmak istedim.. bence dinleyin çok beğenirsiniz..
Albüm hakkında:
“ O zamanlar başka bir müzik vardı, bilmek imkansız ama hayal edebiliriz….”
Osmanlı’nın en güçlü ve en tehlikeli kadını Hürrem’i müzikle anlatmak….Bu üçleme onunla başlamıştı ve onunla son buluyor.Ne garip, ben hiç böyle planlamamıştım halbuki.
Zaman garip bir bilinmezlik aslında, bir zamanlar bir şeyler yaşanıyor, yüzyıllar sonra “ sadece sanat ” onları tekrar canlandırıyor ve olayları anlamamız, hissedebilmemiz için bizlere yol gösteriyor.
Hürrem’i tanımaya başladığımda bana Lady Macbeth ‘i hatırlattı. Onun acımasız kişiliğinin derinliklerini keşfetmek için çocukluk hatıralarından yola çıktım. Tatarlar tarafından ailesinden kaçırılan onlu yaşlardaki Nastasia’ nın melankolik ruh halini “Aşk – ı Hürrem” parçasıyla anlatmak istedim. Haremin ve Sarayın kasvetli atmosferini albüme yansıtmamaya özen gösterdim. Saraydaki ve özellikle Haremdeki “Karanlık Satranç” oyununa yer vermeyi ise edebiyatçılara bıraktım.
Farsça divan edebiyatında “Muhibbi” olarak bilinen Kanuni’nin Hürrem’e yazdığını tahmin ettiğim şiirlerinden seçmeleri usta tiyatro sanatçısı Rüştü Asyalı ile birlikte hazırladık, ayrıca bu üçlemenin esin kaynaklarından biri olan “ Gayrı Resmi Hürrem” oyununun müziklerine de albümde yer verdim.
Ayrıca, Kanuni döneminin ölümsüz şahsiyetlerini de müziğimle yeniden anmak istedim.
Bu çalışmalarım esnasında yanımda olan herkese ve sanatımı paylaşabildiğim seçkin dinleyicilerime teşekkür ederim.
Aşk –ı Hürrem’in, beni sizlerle bir kez daha aynı rüyalarda birleştireceği inancıyla…..
Can Atilla
Track List:
1 - Barbarosa - Denizlerin Efendisi / THE LORD OF THE SEAS
“Kızılsakal” derlerdi ona. Denizler onun için yaratılmıştı sanki. Rakip tanımazdı ve Avrupalı denizcilerin üstlerine çılgınca giderdi. Efsane haline geldi adı. Yakalanması için ödüller kondu, her yerde görülüyor ama hiçbir yerde bulunamıyordu. Hayreddin’ in suların altında yaşadığı efsanesine inanan Avrupalıların ve Akdenizlilerin sayıları her geçen gün artmaktaydı.
They called him, the “Red Beard”. It seemed like, the seas were created for him. He knew no rivalry, and was attacking the European sailors wildly. His name became a legend. Awards were granted to get him. He was seen everywhere but could not be found anywhere. The myth that Hayreddin was living under the water, grew large and the believers to this myth in Europe and Mediterranean basin increased by each day.
2 - Aşk-ı Hürrem / THE LOVE FOR HURREM
Esir gemisinin rıhtımından kendini sonsuz sulara bırakmak istedi, ama sadece umutlarını ve hayallerini attı karanlıklara. Rogatina’dan, ailesinden asırlar önce kaçırılmış gibi hissetti kendini, sonra annesinin sesi geldi kulaklarına. Issız gecede parlayan dolunaya baktı. Annesinin ninnisiyle dolunayın şevkatli kollarında sonsuza dek uyumak için yumdu gözlerini.
She wanted to jump into the eternal seas from the dock of the slave ship, but only threw her hopes and dreams into the darkness. She felt like she was kidnapped from Rogatina, and from her family ages ago, suddenly she heard the voice of her mother. She looked towards the shining moon of the silent night. She closed her eyes to sleep for the rest of the eternity, embraced by the loving arms of the full moon, hearing her mother’s lullaby
Vetra privili menya
Moy dom v voobrajenii
Serdtse moyo pusto
Navsegda
Mogu poklyatsya
Na eto otobrajeniye
Eto son deviçiy
Tanets pod dojdyom v Ragatina
(Rusça’dan çeviri)
Rüyalarım getirdi beni şimdi
Hayalimdeki evime
Kalbim artık
Sonsuza kadar boş
Rogatina’da yağmurda
Dans eden küçük bir kızın
Rüyalarının gerçek olması üstüne
And içiyorum
Masmavi gökyüzünde
Kaybolmuş kutup yıldızı
Mehtaba sürgün olmuş hayaller
Geçmiş yiter gider
Sarmışsa ruhunu dalgalar
Anlatır gibi her şeyi
Kalbim barışmış gözyaşlarıyla
Nastasia elveda
My dreams brought me now
To the house of my dreams
My heart is in the
Emptiness forever
In Rogatina, under the rain
I am taking an oath
On a little girl who is dancing
That her dreams are to become real
At the bright blue skies
The lost northern star
Banished dreams to the moonlight
The past will be lost and gone
If the waves has embraced your soul
Like telling all the things
My heart made her peace with the tears
Nastasia, farewell
3- Harem'de ilk Dans / FIRST DANCE IN THE HAREM
İpeklere sarılmış ateş saçan bedeniyle dans sırasının ona gelmesini bekliyordu. Onu çağırdıklarında tahtta oturan Süleyman’ın gözlerinin içine, ruhunun derinliklerini görür gibi baktı. Nefesini tuttu ve kendini boşluğa bıraktı. Bitirdiğinde Sultan’ın cebinden çıkardığı mendilini omuzuna bıraktığını hissetti ve o andan sonra onun oldu.
She was waiting for her turn with her body in flames, covered with silk. When they called for her, she looked into the eyes of Süleyman, who was seated on his throne, as if seeing the deepest parts of his soul. She hold her breath and released herself into the blank. When she was finished, she felt that Sultan left his handkerchief on her shoulder, and she became his from then on.
4 - Gül Bahçesi / THE GARDEN OF THE ROSES
Onu haremin bahçesine getirdiler ve yalnız bıraktılar, etrafına bakındı, sadece güller. Rogatina dağlarının kokusunu hatırladı birden. Kimsecikler yoktu görünürlerde. Kendi kendine bir şarkı söylemeye başladı, danslarıyla kendinden geçerken, yukarıdan onu izleyen Süleyman’ın hızlanan kalp atışlarından ve nefesinden habersizdi.
They brought her to the garden of the harem, and left her alone there. She looked around, there was only roses. There was nobody at sight. She started to sing along by herself. While she was losing consciousness by dancing, she was unaware of the accelerating heart beats and breath of Süleyman, who was watching her from above.
Hasret imiş derd-i dilim
Gülşende yoktur sevgilim
Bir gönlü aşık cariye
Esbab-ı halim bu benim
Gül bahçesinde yalnızım
Bülbüldedir derin sızım
Susadım aşk ummanından
Kanmak dileğimdir nazım
Yearning is the sorrow of my tongue
I have no lover around the roses
A female slave who is in love
This is my situation for the time being
I am alone in the garden of the roses
My deep pain is in the nightingale
I have thirst for the hope of love
My hope is to believe in it for the time being
5 - Mahidevran
Valide Hafsa Sultan Kafkaslara haber saldı ve oğluna bir pırlanta istedi. Çerkesler onu seçtiler ve Manisa’daki veliaht’a gönderdiler. Gençlik yıllarından beri Süleyman’ın tek aşkıydı o, ta ki Hürrem gelene kadar. Ona ruhunu ve ilk oğlu Mustafa’ yı verdi, ama kader tüm çocuklarını ve geleceğini aldı götürdü.
Şimdi, içindeki sessiz çığlığı, geldiği Çerkes dağlarında yankılanmakta.
Mother Hafsa Sultan sent for the Caucasian and asked for a diamond for her son. Circassians chose her, and she was sent to Manisa where the heir was. She was the only love of Suleyman since his youth, until the arrival of Hürrem. She gave him her soul and his first son Mustafa, but fate took all her children and future away. Now, her silent scream inside is echoing on the Circassian mountains where she came from.
6 - Muhibbi
Senin gamın, derdin bu gece güçsüz candan geçti gitti.
Göz yaşlarıma bak, yeryüzünü ve gökyüzünü doldurdu şimdi.
Kimsesizim, hali perişanım, kala kalmışım. Aşığım, sabırsızım ve acılar içindeyim.
O yürüyen servinin, sevgilimin ayrılığından, ayağı toprağa bağlı bir çam gibi kalmışım şimdi.
Aşk derdim için ne söyleyeyim ki, söylemek, anlatmak mümkün değil.
Ey doktor bir çare bul bana, çünkü gönül derdi bu can-ı aştı geçti.
Ey ay yüzlü sevgilim, senin aşkınla dertli oldum ne yapayım.
Kendi kendime bu bela içine düştüm ne yapayım.
Ey eziyet eden sevgili, senin elinde Muhibbi gibi
Akşam sabah kıyamete kadar feryat ediyorum.
Your sorrow, your worry is gone out from the weak soul tonight
Look at my tears, they filled the land and the sky now.
I have noone, I am miserable, all alone. I am in love, have no patience and in pain.
That walking cypress, the longing of my lover, I am like a chained pine to the ground now.
What should I say for this pain of love, it is not possible to say, to tell
O doctor find a remedy, because this pain of heart exceeded this soul far.
O my sweet lover, I am in pain because of your love, what can I do
I fell into this all by myself, what can I do
O cruel lover, such like a Muhibbi at your hands
I am crying out every night every morning, until the doomsday
Metin: Muhibbi – Gazeller ve Dörtlükler’ den seçmeler
7 - Muhteşem Süleyman / SULEYMAN THE MAGNIFICENT
Sonsuz barış içinde yaşanılan bir dünya hayal ederdi Süleyman. Dünya onun muhteşemliğinden bahsederken ona, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”, “Sultanlar Sultanı”, “Osmanlının en büyük Padişahı” derdi. Onun zamanında imparatorluk en zengin ve en güçlü dönemini yaşadı. Uçsuz bucaksız üç kıtaya adil kanunlar gitti.
Suleyman was dreaming of a world where everyone was living in an eternal peace. When the world was talking about his magnificiency, they were naming his as the “Shadow of God in the Earth”, “Sultan of the Sultans”, or the “Greatest Ottoman Sultan”. The empire lived its most prospereus and strongest era in his time. Just laws were spreaded to vast lands of the three continents.
8 - Rodos Korsanları / RHODIAN PIRATES
Güneşten gelenler, bellerinde kılıçları ve durmak bilmeyen kahkahalarıyla yelkenlerin üzerinde uçuyorlardı adeta, “kara göründü” diye bağırdı birisi, hepsi toplandı, dümeni ve yelkenleri yeni ganimetlere doğru çevirdiler.
With their swords on their belts, and continous laughters, they were flying on their sail filled with winds; those who came from the sun. One cheered “The land is at sight”, all gathered. They changed the course of the steer, and the sail towards the new booty.
9 - Mum Işığında hayaller / DREAMS AT THE CANDLE LIGHT
Mimar Başı Sinan gecenin ıssızlığında yapayalnız odasında zamanın ötesine geçecek hayallerini çiziyordu. “ Taşlar’ın ruhu ancak insanları kucaklayarak sonsuza kadar yaşayabilir ” diye düşündü ve mumunu söndürdü.
“Dünya durdukça, eserlerimi gören aklı selim sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önünde bulundurarak bana insaf ile bakacaklarını ve hayırlı dualarla anacaklarını umarım inşallah”
Alone in his room in a lonely night, Sinan the Chief Architect was drawing his dreams which were to go beyond time. “The soul of the stones could only live forever by embracing humans” he thought, and puffed the candle. “I hope from God that the wise people who see my works, will look fair at me by taking my serious efforts into consideration and remember me with prayers of goodness, as long as the world remains”.
10 - Akdeniz'de günbatımı / SUNSET IN THE MEDITERRANEAN
Geminin burnu dalgalarla dans eder gibi sonsuzlara uzanıyordu. Kıyılarda el sallayan çocuklar tüm gemicilerin yüzlerine sıcacık bir tebessüm yayıyordu. Kıyıya yanaşmak için demir atıldı, denizciler tahta halatların üzerinden limana ayak bastılar.
The nose of the ship was reaching into eternity as if dancing with the waves. Children, waving hands from the shores, were spreading a warm smile on the faces of the sailors. Anchor was casted to get close to the shore, sailors put their feet on the harbour over the wooden cabletows.
11 - Piri Reis'in Haritası / THE MAP OF PIRI REIS
1470 yılında Gelibolu’da Muhiddin adlı bir çocuk dünyaya geldi. Amcası ile birlikte Akdeniz’in ünlü korsanlarından oldular. Kanuni’nin Rodos seferinde Osmanlı donanmasına katıldı. 1513 yılında ilk dünya haritasını ceylan derisi üzerine çizdi. Haritasında bilinmeyen dünyanın madenlerine, hayvanlarına, bitkilerine ve hayali yaratıklarına yer verdi.1528 de ikinci dünya haritasını hazırladı. Bu haritalar zaman içinde bilim ötesi birçok teoriye ilham kaynağı oldu.
In the year of 1470, a boy named Muhiddin was born in Gelibolu. He became a famous pirate of the Mediterranean with his uncle. He joined the Ottoman Navy in the Rhodian campaign of Kanuni. He sketched the first world map ever, on a gazelle leather in 1513. Mines, animals, plants and fictitous creatures of the unknown world took place on his map. He prepared his second world map in 1528. These maps appearantly became sources of inspiration for various theories beyond science in time.
12 - Kitab-ı �� Bahriye / THE BOOK OF THE SEAS
Piri Reis’in 1520 de tamamladığı kitabı denizcilik bilgileri ve Akdeniz ile ilgili döneminin en kapsamlı kitabıydı.
Kıyılar, adalar, geçitler, boğazlar, körfezler, fırtına halinde sığınılabilecek limanlar ve kesin rotalar bu kitapta ayrıntılarıyla anlatılmaktaydı.
The book, finished by Piri Reis in 1520, was the most valuable book of its time, on the naval issues and the Mediterranean. Shores, islands, passages, passways, bays, harbours to be sheltered on the case of storms, and exact routes were drawn in this book with details.
13 - Kefe- İnsan Pazarı / CHAFA: THE HUMAN BAZAAR
Nastasia donuk gözlerle bakıyordu çevresine. Yarı baygın bir halde, diğer kızlarla birlikte pazarın ortasına doğru sürükleniyordu. Rüzgardan tozlar yerden kalkıyor peçesinden içeri, gözlerine doluyordu. Konuşulan hiçbir şeyi anlamıyordu. Sadece bağıran bir sürü insan ve çaresiz, günahsız yüzlerce köle. İşte o an, kaderini her ne pahasına olursa olsun değiştirmeye yemin etti. Yüzüne bambaşka, buz gibi bir tebessüm yayıldı ve bu tebessüm hayat boyu hiç değişmedi.
Nastasia was looking around with blank eyes. Half unconscious, she was being dragged towards the center of the bazaar along with other girls. Dust was flowing from the ground with wind and filling into her veil and eyes. She could not understand a word from the language being spoken around. Only a huge number of people shouting around, and hundreds of hopeless slaves, with no fault. Right at that moment, she swore on changing the course of her fate at any expense. A different, frozen smile appeared on her face, and this smile never changed for the rest of her life.
14 - Gayrı Resmi Hürrem – “Nastasia’nın teması”
15- Aşk-ı Hürrem / THE LOVE FOR HURREM ( Radio edit )
bu alıntıların kaynağına yani Can Atilla'nın internet sitesine ulaşmak içinTIKLAYINIZ
