Eğer; ilerde bir gün arkanı dönüp KEŞKE demek istemiyorsan 3 şeyi doğru seç..
EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru eş her zaman uzun zaman flört ettiğin kişi değildir. Önemli olan
kısa zamanda da olsa fikirlerinin uyuştuğu,yaşam tarzlarının benzediği,
espri anlayışının yakın olduğu, zor zamanlarında hep yanında olacağını
bildiğin,dertlerini, sevinçlerini paylaşabileceğin,fikirlerine, olaylara bakış açısına güvendiğin,senin fikirlerine saygı duyan, konuşmaktan sıkılmayacağın,hayata küstüğün zaman seni kabuğundan çıkartıp eğlendirebilen,gözlerine baktığında ne söylemek istediğini anladığın,aynı zamanda iyi bir arkadaş,fiziksel görünüşün dışında da seni sen olduğun için sevebilecek ve bunu kaldırabilecek birini eş olarak seçmelisin.
"Dünyada böyle biri var mı?" diye sorabilirsiniz şimdi. Emin olun, var.
Tabii ki sayıları fazla değil.. Hatta hayatta insanın karşısına ya 1 ya
da 2 kere çıkar, belki de hiç çıkmaz.Önemli olan onu fark edebilmek.
Eğer bu satırları okuduğunda aklından bu özellikleri barındıran bir
isim geçirmişsen çok şanslısın. Ne olursa olsun onunla birlikte olmak
için elinden geleni yap. Çünkü bir daha onun gibisini bulma şansın çok
az,emin ol. Bütün aptal aşıklar gibi ilk hareketi ondan beklersen çok
geç kalırsın.Eğer bu satırlar sana böyle birini çağrıştırmıyorsa.. Onu
fark edebilmek için sadece etrafına bakman yeterli olacaktır. Çünkü o da
sana bakıyor olacak.
İŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru iş,rahat iş değildir.
Çok kazandıran iş de değildir.
Kariyer de değildir.
Klimalı büro ortamı da değildir.
Doğru iş,olmaktan zevk aldığın yerdir.
Sabahleyin kalktığında gitmekten üşenmediğin,bıkmadığın yerdir. Tabii
yanında rahatlık,para,kariyer varsa ne ala...
ARKADAŞLARINI DOĞRU SEÇ
Çok sayıda arkadaşın olması "çok sayıda iyi arkadaşın olduğu" nun ispatı değildir. Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir. Mutluluklarının yanında
acılarını da paylaşabileceğin,fikirlerine ihtiyaç duyabileceğin,her zaman yanında olmasını isteyeceğin, seni madden değil,manen zengin
eden bir tek arkadaş sana çok şeyler katacaktır.
26 Ocak 2008 Cumartesi
Keşke dememek için
Çöp adam aşık olmuş
Çöp adamlar bile aşık olurken biz aşık olamıyoruz ve aşkı yürekte taşımayı bilmiyoruz umarım bir gün taşımayı öğreniriz..
18 Ocak 2008 Cuma
Cin Ali 'yi hatırlıyor musunuz?
Cin Ali 'yi hatırlıyor musunuz? Cevabınız evetse aşağıdaki linkte Cin Ali ye dair bir flash var.. çocukluğuna dönmek isteyenler için küçük bir nostalji
burdan buyrun
Suyun Halleri
Su ve insan birbirine benzer. Halden hale girer ikisi de. Bir farkla ayrılırlar birbirlerinden: İnsan ölür, su kıyamete dek yaşayacaktır. İşte 2007'de su üzerine yazılmış en iyi yazı
Suya bir haller olmuş!
“Hallarımı böyle yaz, şikayet sanırlar…”
Su, halinden şikayet etmez; her cins mahluka çekinmeden varır. Hani derler ya: Seni toprak almaz, diye. İşte, toprağın almadığını bile, kabul etmediğini de su içerisine alacak kadar geniş ve de engindir.
Sıvı Hali: Su öncelikle sıvı olarak gözümüze, yüzümüze, elimize, tenimizin her zerresine, eşyalarımızın çatlak yerlerine varıncaya kadar çarpar. Temiz olanın saflığıyla temizler ve arı duru kılar tüm çehreleri.
Katı Hali: Sular dünyayı terk ediyor, dediler. Suyun kalbi katı değil ki terk etsin bizi, dedim.Katılaşan bir şeyler var demek ki? Oysa, suyun katı halinin buz olduğunu öğretmişlerdi yüzyıllardır bizlere. hoş, buzların eridiğini de duyduk; penguenler de üşürmüş meğerse!
Bir de Doğu’nun en doğusunda bir küçük gölde gördüm suyun katı halini, üzerinde çocuklar aylarca futbol oynuyorlardı…
Gaz Hali: Kaç şehre gittimse suyun buhar olup uçtuğunu, rahmet olup yağdığını gördüm.Su ağlamak için kendini eriten tek mahluktu sanırım. Gönen kaplıcalarında buhar olan su, Gönen ovasına bereket olarak yağıyor. İnanmıyorsanız, Gönen çok uzakta değil, Ömer Sdeyfettin kadar yakın, mutfaktaki musluğunuz kadar uzağınızda.
Gözyaşı Hali: Muhammed İkbal. Anadoluda gözyaşından çok kan akan yıllar…uzakların uzağında, mü’min yüreklerse tuzakların tuzağında.Bir şair elini kalbinin üzerine koydu ve geceler boyu ağladı.Ağladığı gülabdanın mantarını da bir damla kanıyla mühürleyip, selam etti suyunu İslam vatanına dökenlere: Gönderecek en kıymetli nesnem budur!Siz savaşırken muzaffer olasınız diye dua ederken akıtığım gözyaşımdan kıymetli nesnem yok!...Diyebildi Doğu’nun sesi.
Kan Hali: Habil...Kardeşim, yapma! derken bile kanının döküldüğüne değil de kardeşinin katil olmak üzere olduğuna üzülüyordu. Kurban kanı ki helaldir; Bağdat'ın, Çanakkale'nin, Peygamber torunlarının kanını dökmek haramdır. Suyun kan haline, suyun kanayan halidir de demek mümkün elbette. Suyun en sık kanadığı yer Mekke'ye, Kudüs'e, İstanbul'a en yakın olan, kalbimizin attığı yerlerdir.
Ter Hali: Bunu en çok babalar bilir, desem yeridir.Emeklerinden süzdükleri ekmeğe karışan terleridir ki evlatların içine işleyen bir geleneğin tohumları saklıdır her damlalarında.
Çay Hali: Suyun en Türk halidir de desem yeridir.Çay bardağıyla uyuyup, çaydanlıkla uyanan bir millet, suyu bir keyf, bir ferahlık, bir hasretin vuslata dönüşü olarak ancak bu kadar güzel demleyebilirlerdi.Bir de sılada içilen çay var ki, doğduğumuz topraklara karışan pınar sularının özünü, anamızın sütünün kokusunu taşırlar.
Kahve Hali: emen, acı kahve, kahvehane…ve tabi ki muhabbeti yıllarca sürdürmek için suya kahve katılır.Su adeta telve telve mührünü basar yüreklere, unutulmasın kelamların en güzelleri diye.Suya mührünü vuramasa da kahve, dost yüreklere suyun azizliğiyle işlerler hatır bilmenin ne zorlu bir zenaat olduğunu.Tıpkı kahve her elde aynı tadı vermediği gibi, suyunu bulduğunda içindeki sırrı akıttığı gibi, bizlerde dost yüreği bulduğumuzda açarız sırrımızı.
Zemzem Hali: Ebemin sandığındaki zemzem. Sanırım 1960 senesinde üç ay gidiş üç ay geliş, iki ay da konaklama sonunda gelmişti Ninem Kadının sandığına bir gazyağ şişesi içerisinde, kokusu içime bir sermestlik veren Zemzem.Suyun en masum olduğu anda doğmuş Zemzem.Çocuğun en susuz zamanında yetişmiş rahmet; ıpkı Meryem Anamızın sırtını yasladığı kuru hurma dalının dibinden parlayıp çıkan su gibi.Ve hürmetin, azizliğin en üst noktasında durupta içilen zemzem, Çanakkale harbinde, Bedir Muharebesinde gazilerin dudaklarına dokunan suyun mesutluğunu taşır daima.
Tuzlu hali: Tuzlu sular nedense pek muteber bilinmez. Oysa çorak topraklara sebep tuzlu sular ki hala Anadolunun bir çok yerinde çatılara serpilen çorak topraklara sebeptir ki, yine hayırlı iş yapmıştır su. İnsanların ve hayvanların barınaklarını bir yorgan gibi örtmelerine yardımcı olur bu toprak.
Deniz suyu tuzlu da zarar mı gördü cümle mahlûkat. Kokmasın diye dünya, Allah tarafından 2/3 ‘si tuzlanmıştır. O dahi yetmemiş, derya kuzularının canlanmalarına vesile olmuştur tuzlu su.
Şekerli Hali: üm meyve aromalarını ıslatan , tüm limonataları, gazozları ve de meyve sularını mündemiç eden su ki çocuklara ağız dolusu gülücükler verirken, ben en çok şerbet adlı bir içeceğin suyla eylediği halvete hayran kaldım. Ağzı yok dili var bir şekerpare gibi dile dokunan, dokunmasıyla alemi bir pamuk şekerine çeviren o mai ki insanoğlunun diline de dünyasına da tad getirip, hele de az biraz soğuksa, çok şükür dedirten bir ulaktır.
Zehirli Hali; Meşhurdur; savaşlarda düşman güzergahındaki sulara zehir katılır. Terör zamanlarında şebeke suları bir zanlıya dönüşüp toprağın altına gömülür, utancından yüzünü saklar, hatta o kadar klonlar ki kendini, yüzü bembeyaz olur utancından…
Lakin mesele başka! Ağuyu altın tas içre sunarlar / Bal da onun suç ortağı… diye meşhur bir darb- mesel vardır. Hz. Hasan… Ali Efendimizin ciğerparesi, Fatıma Anamızın yüreğinin yarısı, Kainatın Efendisi, huyu yılanı zehrinden caydıracak kadar selim olan Güzeller Güzeli’nin gözünün nûru, kardeşinin hem yoldaşı, hem kaderdaşı, hem de refik’i olan Hz. Hasan!İşte su, Hz. Hasan içine cam zehri katıldığında farkına varmayan suyun gafleti sonunda şehit olur. Ve suyun bu gafleti sonunda Hz.Hasan kardeşini, Hz,. Hüseyni, suyla sınanan, suyun ona varmak için deli divane olduğu dünyanın en güzel torununu çağırtır: Kardeşim, beni zehirlediler! Der. Sanırım bu sözü duyan su utancından Arap yarımadasını terk etmiş, tüm vahalar çöle kesmiş, toprağın altını içilmeyen, nebatatı ve hayvanatı sulamayan bir mai kaplamıştır ki ademler o mavi sıvı için kırmızı kanlarını akıtır olmuşlardır.
Öfke Hali: Musa as. Kızıldenizi geçip gittikten sonra, Firavun ve askerlerinin hali ki, tam da öfkeye, gazaba gelmiş suyun hışmında boğulmaları olarak nitelenebilir.O sudan ancak Allah’a ihanet etmeyenlerin kazasız , belasız geçebileceklerini anlayamamıştı Firavun ve Firavun imanında olanlar.Yüreğinin suyu kurumuştu belki de Mısır’ın hükümdarının.
Öfke bir de Dünya’yı istila etti, cümle alem Nuh’a inanmadığında. Ve hatta Nuh’a gemi resimleri yapan çocuklardan başka inananın olmadığı bir zamanda, su, öfke elbisesini geçirdiğinde üzerine dünyanın yüzeyinde ıslanacak yer kalmamıştı. Derler ki o gün ördeklerin günahı alındı ve ‘ dünyayı su bassa, ördek, bana ne! Der,’ dediler. Oysa ördekler de diğer canlılar kadar suya yakın, diğer canlılar kadar suya uzaktılar.
Damlada deniz hali; Hz. İbrahim’in ateşine bir damla su götüren karınca. Yükü ağırdı karıncanın. Derdi büyüktü o minicik zenci yaratığın. Zira dünyaya sükun ve huzuru getirmek isteyen insanı ateşe atmışlardı…O gün dünyanın tüm nehirleri rotalarını Babil şehrine çevirip beklerlerken Mikail’in bir işmar’ını; karınca, kararınca bir damla suyla anlaşıp düşer yollara…
Pırlanta Hali: Hz Ebu Bekr’in gözyaşının pırlanta olması. Rivayet ya; Malını mülkünü feda etmekte Hz. Ebu Bekr’i geçemez hiçbir sahabe. Öyle ki evinde hiçbir şey kalmadığı vakit, kızı ağlar; fakir kalmalarına. Mekke’nin en zengini Mekke’nin en fakiri olur…Lakin Rahmet-i Rahman gecikmez.Kızının üzündüşü karşısında kederlenip ağlar Hz. Ebu Bekr…Gözünden düşen yaşlar pırlanta olur! Al kızım, bunu bozdurup, ihtiyacınızı görün! Der, Peygamberin hesapsız yoldaşı.
Düşmana Benzeme Hali: Ve bir komutan gelipte denizi düşmana benzettiğinde denizin içi kan ağlasa da sevindi! Suyun iki yanında da ferah abdestler alınacak, varsın beni düşmana benzetsinler, dedi.Tarık bin Ziyad denizin gönlünü de dünyanın en güzel ülkesini de alıp gusl ettirdi Katalanların dağlarına.
Kevser Hali: Bilmek ve hissetmek isterim! Nasip kelimesi ve bir tatlı sure gelir dokunur dudaklara suyun Kevser halinde…Ne denilebilir ki..içinden ırmaklar akan dört bir yanından pınarlar peydah olan kelamı kadîm’e? Vesairelere dokunmayan ayaklar Kevser adlı suyun başında kasvetin dağlarca uzağında serinleyecekler belki de…
Dicle Hali: Mansur’un dara gerilişindeki halidir ki anlatmak için de ağlamak için de yürek gerek. Zira, Mansur’u dâra gerilmiş gören Dicle ki dayanamamış kanı helaldir, diye fetva çıkan ermişin kan kokusu Bağdat şehrini terk edene kadar yatağından taşmıştır.
Müjdeli hali: Musa’nın Nil nehrinden gelmesi sırasında acaba Nil’deki dalgalar yedi sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun elleri gibi salladılar mı Musa bebeği? Acaba Nil farkında mıydı o an bir kundak, bir anne, bir koyuyucu, bir yol olduğunun? Nil suyu sanırım farkındaydı Yahudilerce 10 kez ihanete uğrayacak, Firavun tarafından defalarca ideaya tutuşacak olan arz-ı mevdudun rehberini taşıdığının ve yıkacağı sarayın açıklarına taşırken prensi.
Ağlayan Hali: Ağlayan Kayalar, Salih peygamber ve bir de kurak topraklara yağmur taneleri düşerken ortalığı kaplatan o toprak kokusunda saklıdır suyun gözyaşları.
Hapis Hali: Van denizi! Barajlar, önüne set çekilen ırmaklar, Hazar Denizi… Ama en güzel su hapsi, Babil’in Asma Bahçelerinde, binlerce yıl önce evlerin ve binaların tepelerine kurulan asma bahçelerine günümüze göre ilkel, o devre göre çok ileri bir teknolojiyle pompalanan ve kanallarda muhafaza edilen suyla; İshak Paşa sarayının üçyüz yıl önceki ısınma biçiminde kullanılan sarayiçi kanallarıdır ki hala şaşırtıcı bir zihinle su odaların içindeki kanallarda akmakta ve bir akıp gidene ancak bakmaktan öte geçmemekteyiz.
Çocukluk Hali: Suyun bebeklik hali, yağmur damlasıysa, çocukluk hali de sanırım serin bir pınardır.
Gençlik Hali: Çok şükür o devirleri geride bıraktık, lakin Hesap Günü, gençliğini nerede kullandın diye sorulacak olan soru, bendenizi kara kara düşündürürken, kimi beldelerde sular seller olup akarken, gençlik hallerini sel şeklinde vermeye devam etmektedirler.
Olgunluk Hali: Denizler veya ırmaklar olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız! Sulama kanalları ve çeşmelerdir suyun olgunluk yaşı. Verirken hesap etmemenin en güzel biçimi çeşmedir. Tabi gölleri de olgunluk yaşlarıyla yaşlılık yaşları arasına alabilirsiniz.
Yaşlılık hali: Yağmurlar ve kuyular. Her ne kadar Yusuf kuyuya küçükken düşse de, kuyu yaşlı olduğu için bir çocuk peygamberi saklayabilecek kadar metanetlidir. Kör taklidi yapar. Kurnazdır. Suyu varken bile yokmuş gibi yapar.
Su Yusuf’tur! Su kuyudan gelendir.
İçerisinde inciyi saklayan midye gibidir kuyu. İçinde Yusuf vardır. İçinde rüyamız vardır. İçinde hayatın temelindeki su vardır.
Yağmurlar… Rahmet, bereket, sevgili, meleklerin dudaklarındaki ıslaklık, bebeklerin kokusuyla gelen bilgelik. Toprağı gebe bırakan hayatın diriliği. Yağmurlar için ne söylense azdır!
Su ölür mü? Hayır! Bir devir daim içerisindedir, insana benzer. Bir farkla ayrılırlar birbirlerinden: İnsan ölür, su ise kıyamete kadar yaşayacaktır. Halden hale girer her ikisi de. Belki de buna sebep insanoğlunun vücudunun yarısından fazlasının su olmasının da buna etkisi vardır.
Süt Hali: Anne!
Hallarını dilim döndüğünce yazdım. Lakin senden bana gelen bir damlanın dahi hakkını verecek kadar ter dökmedim ey aziz olan. Lakin, sen rahmetin kardeşi olan ab, ma, su! Allah senden razı olsun.
alıntı:zeki bulduk (haber 7)
Ağlatan Kafe Hikayesi
aslında videodaki hikayeden daha farklı bir hikaye daha buldum... hangisini seçeceğime karar veremedim en iyisi ikisininde bulunması
Olay çukurova da geçiyor.Bir adiğe kızı var ay kadar güzeldir
Ama ne yazık ki ailesi çok fakir ve ailesi sırf para için onu çukurovadan bir pamukağasıyla sözlüyorlar.Kız da ailesi için mecbur kabul ediyor.
Sonra bir gün köylerine misafir gençler geliyor ve içlerinden biri kıza aşık oluyor ki kız da ona aşık oluyor..
Ama kız sözlü..
Erkek ne derse desin kız sözlü olduğu için erkeği geri çeviriyor.Ama erkeğe sırılsıklam aşıktır..
Ne var ki ailesi için o zengin adamla evlenmesi lazımdır..
Kız erkeğin hiçbir çabasına cevap vermez,veremez..
Ama bu durum yüzünden bunalıma girer..
Odasına kapanır kız
Haftalardır ne yer ne de içer..
Sadece akordeon çalar!!
Ama sadece akordeon çalar!!
Bir gün artık ailesi kızın herşeyini bilen en yakın arkadaşını çağırır, kızla konuşsun diye..
Bu arkadaşı herşeyi biliyordur o misafir genci vs..
Kız gelir ...
(adı gurina) Gurina kapıyı aç ben geldim der ama, kapı yine de açılmaz .
Hep akordeon çalmaktadır..Ağlatan Kafe'yi çalar..Hep ama hep..
Derken bir el silah sesi duyulur..
Kapıyı kırdıklarında görmektedirler ki Gurina ağlayarak Ağlatan Kafeyi çalmış ve parçanın son notasının tuşuna babasının tüfeğinin tetiğine bağlamıştır..
Ağlayarak parçayı çalıp, parça sonunda son tuşa bastığında tüfek patlamış ve Gurina bu şekilde intihar etmişti..
16 Ocak 2008 Çarşamba
Elma ve Şarap
Elma ve Şarap
Kadınlar ağaçtaki elma gibidir.
En iyileri en üst dallarda bulunur.
Erkeklerin çoğu düşüp incinmekten korktukları için üst dallara uzanmak istemezler.
Onun yerine yere düşmüş çürükleri toplarlar çünkü onları elde etmek daha kolaydır.
Yukarıdaki elmalar ise kendilerinde ararlar suçu ve sorarlar nerede hata yapıyorum diye.
Aslında gerçekten hatasız ve muhteşemlerdir. Sadece doğru erkeğin ortaya çıkıp cesaretini ve yüreğini toparlayıp o üst dallara ulaşmasıdır bütün olay.
Bunu iyi elma olan bütün kadınlarla , dallarından toplanmış olsalar bile, paylaşın.
Erkekler ise ... Erkekler ise iyi birer şarap gibidir.
Koruk olarak başlarlar, mayhoş ve tatsız.
Kadınlar tarafından canları çıkana kadar çiğnendikten sonra ancak bir yemeğin yanında gidecek kadar tatlanırlar...
14 Ocak 2008 Pazartesi
Büyü Dükkanı
Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi “Büyülü Vadi” olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkan ile, bu dükkanda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkanın adı “Büyü Dükkanı” idi. Büyü Dükkanı’nın sahibi, ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle, dükkanın dışarıdan görüntüsü tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu, tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar dükkanın dört bir tarafını kaplıyordu. Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar, belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu. Büyü Dükkanını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hakim olmanıza izin veriyordu. Dükkanın içinde, arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkana gelen Müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi.Her insanin, yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler vardır. Ya da sahip olup kaybettiği şeyler. Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, Büyü Dükkanı’na gelme nedeniydi.Bu dükkanda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde. Her yerde olduğu gibi bu dükkanda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı Bu bedelin ne olacağı, dükkan sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, Büyü Dükkanı’nda maddi bedellerin hiçbir hükmü yoktu. Bazı Müşteriler bir şeye sahip olmak için denebilecek tek bedelin para olabileceği düşüncesiyle, cepleri kabarık gelirlerdi. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok Müşteriyi şaşırtırdı. Dükkan sahibi yaşlı adam, her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkanıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerelerinin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı. Büyü Dükkanı’nda satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkana gelen hiçbir Müşteriyi geri çevirmemişti dükkan sahibi. Herkes, çok istediği bir şeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey istediği şeyden çok farklı olurdu. Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. Eğer bir Müşteri geliyorsa, onu ta uzaktan yakalayıp, dükkana yaklaşana kadar izlemeyi severdi. Bu, onun için zihinsel bir hazırlık süreciydi. Bu süre içinde zihnini, biraz sonra gelecek olan Müşteriyi iyi anlayabilmek için boşaltırdı.Sabah dışarı baktığında, yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düşünüp, hüzünlendi. Büyü Dükkanı, hemen her gün bir Müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu. Yaşlı adam, o gününde bunlardan biri olmasından korktu. Nedense ıssızlık içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü........
Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı. İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, Müşterisini beklemeye koyuldu. Kış mevsiminin bu soğuk günüde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığında, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. “İyi sabahlar, girebilir miyim?” diye sordu Müşteri. Dükkan sahibi, Müşterisini içeri aldıktan sonra, ısınması için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da Müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba Büyü Dükkanın’dan çıkarken istediği gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı? Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkan sahibinin bir şeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında, sabırlı bir ifade ile Müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş, onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki yarattı. Anlaşılan, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu. Sonunda, fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi:-Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkanınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım. -İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim? -Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü? -Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkanımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne isteğinizi anlayabilmem için,bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz? Dükkan sahibinin sorduğu soru, Müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan Müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunlar söyleyebildi: -Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kar etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve Büyü Dükkanı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin. -Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz? -Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım.-Herhalde bunu çok istiyorsunuz. -Evet, hem de her şeyimi verecek kadar. -Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz? -Ne isterseniz? -Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz. -Hiç kuskunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin. Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkanına gelen kişiler, yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek Müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı: -Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim
-Dileyin benden ne dilerseniz. -Belleğinizi. -Anlamadım? -Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum. -Ah evet anladım. İlginç bir bedel. Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi. -Emin misiniz? -Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım. -Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkanda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız. Buraya neden geldiğinizi bile. -Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki! -O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur. -Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkanınıza, bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim.
-İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz. Yaşlı adamın son sözleri, Müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı. -Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi? -....................... -Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi,sizin kim olduğunuzu ve hatta...! -Ne yazık ki! Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı: -Sanırım ne demek isteğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü Dükkan’ından almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim. -Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşça kalın.Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından Santayana’nın bir sözü geçiyordu: “Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.”
Kaç Kırlangıç Kovaladınız??
Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık... Tık... Tık...
Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Biraz meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alı koyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. “– Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereni aç ve beni içeriye al. Birlikte yaşayalım”. Adam birden parlamış. “– Yok daha neler? Durduk yere sende nereden çıktın şimdi? Olmaz, alamam” demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş. “Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?” kırlangıç mahcup düşmüş. Başını öne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: “Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Hiç canını sıkmam”. Adam kararlı, adam ısrarlı: “Yok, yok ben seni içeri alamam” demiş. Biraz da kabalaşmış ve lafı kesmiş. “İşim gücüm var, git başımdan”. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş. “– Bak soğuklar başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm.Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın yalnızlığını paylaşırım” demiş. Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek sinirlenmiş. “– Ben yalnızlığımdan memnunum” demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: “– Hay benim akılsız başım” demiş. “– Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik birlikte.” Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini de rahatlatmayı ihmal etmemiş: “Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Bende onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim” diye düşünmüş ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, kırlangıçlar gelmiş. Ama ... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki; “Kırlangıçların ömrü altı aydır ...”
Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendirmezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar ve değerini bilmezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler. Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün bakalım. Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?
Alıntıdır
10 Ocak 2008 Perşembe
Sen Melek Misin ?
Sen Melek Misin ?
Apartmandan çıkar çıkmaz soğuk hava yüzüne çarptı, ama onun zihni hâlâ az önce okudukları bir cümleye takılı kalmıştı: “Allah duâları işitir ve kabul eder...” Dalgın bir halde arabasını çalıştırdı ve evine gitmek üzere yola koyuldu. Ana caddede ilerlerken, birden bir garip duygu doğdu kalbine. Bu duygu arabayı durdurup bir kutu süt almasını söylüyordu. Önce kulak asmadı ve arabasını sürmeye devam etti. Ama aynı duygu bu defa daha güçlü bir şekilde benliğini sardı. İçinden geleni yaptı ve yeniden yola koyuldu. Bir sokağın ağzından geçiyordu ki, içindeki ses bu defa ona “O sokağa sap!” diye emretti. Birkaç ev geçtikten sonra durmasını söyledi. Arabayı sağa çekti ve etrafına bakındı. Şu emir geldi: “Git ve sütü evdeki insanlara ver!”
Tereddüt etti uzunca zaman. “İsterlerse bana aptal gözüyle baksınlar.” deyip, karşısındaki evin zilini çaldı. Koşuşturmalar, gürültüler duydu. “Kimsin? Ne istiyorsun?” dedi içerden bir erkek sesi. Oradan uzaklaşmak istedi ama o anda kapıyı fakir görünümlü bir adam açtı.
“Buyurun?” diyen ev sahibine sütü uzattı. “Bunu size getirdim.” der demez, adam sütü aldığı gibi içeri koştu. Daha sonra bir kadın mutfağa doğru geçti. Onu izleyen adam kucağında ağlayan bir bebekle yanıma geldi. Adamın gözlerinden de sicim gibi gözyaşları dökülüyordu. Yarı ağlayarak şunları söyledi: “Şehre geleli iki ay oluyor. Hâlâ iş bulamadım. Dostun, ahbabın yardımıyla bugüne kadar geldik. Ama bugün bebeğimize süt alacak paramız kalmadı. Hanımım devamlı duâ ediyordu; [Allahım! Bize bir meleğinle süt gönder!] diye. Yoksa sen, insan şekline giren bir melek misin?..”
genç adam cüzdanını zorla adamın eline tutuşturup, kelimeler boğazında düğümlenirken arabasına doğru yürüdü...
Gitmeyi Bilmek Gerekir Bazen
Görüyorsun işte, senin için çarpmıyor yüreği artık. Bir başka hayatta o, sende umutsuzca bir bekleyiş içindesin. Bekleme, bu bekleyiş öldürür insanı. Gitmek gerekir bazen, gönderilmeyi beklemeden. Arkana dönüp bakmadan ve ağlamadan.
Gitmek gerekir, acıya aldırmadan…
Hiç beklemediğin bir andır o. “ Hiçbir şey bitmeyecek sonsuza kadar sürecek” diye düşünürken çıkıverir ortaya, olduğun yere mıhlar seni. O ana kadar fark edemediğin her şey birden dökülür ortaya, taşlar yerine oturur. Gözleri eskisi gibi bakmıyordur değil mi? Eskisi gibi dokunmuyordur elleri. Tenindeki o sıcaklık kaybolmuştur, sana bakarken istem dışı gülümsemiyordur artık. Hatta gözlerini kaçırmaya başlamıştır, birlikte geçirdiğiniz akitleri olabildiğince azaltmıştır. Ya hiç konuşmamaktadır ya da havadan sudan sohbetlerle geçiştirmektedir muhabbeti.
Aslında bir şey söylemek istemektedir sana ama bir türlü konuya girememektedir. Bu yüzden susmayı yeğlemektedir. Nedenini bir tek onun bildiği bir gerginlik vardır aranızda. Kurşun gibi ağır bir hava, öldürücü bir sessizlik… Sonra düşünmeye başlarsın, dünü, önceki günü, bir hafta öncesini, bir ay öncesini ve çok daha eski geçmişi… Hangi olay sizi bu hale getiren? Ne hata yapmıştın? Kırmış mıydın onu? Senden, sevginden şüphe edecek bir şey mi yapmıştın? Düşünme, bulamayacaksın. Zorlama kendini, soruları cevaplayamayacaksın.
Cevaplar yıkacaktır seni…
Sonra tutamayacaksın kendini, sessizliği bozacaksın, “Neyin var?”, “Niye böylesin?” diye soracaksın. Hala soğukkanlılığını kaybetmediysen tabii… Ya da kızacaksın, “Bu ilgisizliğin altında yatan nedir?” diye daha sert çıkacaksın, sesindeki titremeyi hissettirmemeye çalışarak. “Hiçbir şey yok, sana öyle geliyor” desin diye dua ederek. O yüzleşme anını, gerçeğin ortaya çıkış anını ertelemekten başka hiçbir işe yaramaz bu cevap. Geçici de olsa rahatlatacaktır seni, inanmak isteyeceksindir çünkü. Başka herhangi bir cevap yıkacaktır seni, bilirsin…
Çıkışı olmayan bir labirenttir bu. Hangi koridora girersen gir, sonuç değişmez, hapissindir işte. Orada kalacaksındır sonsuza dek. Yine de çırpınırsın bir yol bulmak için. Bu yüzdendir beklediğin cevabı duymak istemen. Diyelim ki, duymak istediğin cevabı verdi, gerçek bu mudur peki? “ Madem gerçek değil, öyleyse doğruyu niye söylemiyor?” diye yorma kafanı, vardır bir sebebi… Üzülmeni istemiyordur belki ne dersin? Bak, hafif kelimeler kullandım için daha fazla acımasın diye. Oysa doğrusu “ Sana acıyordur” olacaktı, evet acıyordur. Geçirdiğiniz bunca zamanın, bunca güzel şeyin hatırına, bir süre daha gerçeği saklamayı tercih ediyordur. Sen üzülmeyesin diye, sen yıkılmayasın diye asıl söylemek istediği şey yerine bahaneler sıralıyordur.
O başka bir boyuttadır…
Aşk öyle bir şeydir işte, sadece görmek istediğini görürsün, duymak istediğini duyarsın. Sözcüklere, kendi anlamları nedeniyle işine gelen anlamları yükler durursun. O, ne anlatmak isterse istesin sen sadece kendi anladığını algılarsın. Zor, çok zor…
Gitmek gerekir bazen, bunları yaşamamak için. Bir insana acıma duygusunu hissettirmemek için. Kalıp da daha fazla kendine haksızlık etmemek için. Gözleri iyi açmak gerekir, aşkın bittiğini, artık istenmediğini görmek için. Söylemesi mi gerekir ille? İlle tane tane anlatması mı gerekir? Ama sen hala seviyorsun öyle değil mi? Bunun bir önemi yok artık onun için. O, başka bir boyuta geçmiştir çoktan. Bir ayrılabilse senden, bir anlayabilsen onun için aşkın bittiğini çok rahatlayacaktır, üzerinden büyük bir yük kalkacaktır. Aslında biliyor musun, o da olmayacak şeyleri düşünmektedir o an. “Ayrılsak da arkadaş kalsak...” gibi. Olmaz ki, mümkün değil ki bu. O da bilir, bilir ama hiç olmazsa vicdanını rahatlatır biraz. Gidiyor ya, sorumluluk hissetmektedir ya… Aldırmamalısın bunlara. Bir taraf aşıksa hala, iki eski sevgili arasında arkadaşlık söz konusu olamaz.
Ya gerçeği söylerse…
Peki ya bahaneler sıralamak yerine “Yeter artık ne olacaksa olsun” diye düşünerek pat diye söyleyiverirse gerçeği? “Bitti artık” deyiverirse birden? İlk aklına gelen soru, “Ama neden, hani beni çok seviyordun, hani bensiz yapamazdın?” olacak değil mi? Sorma sakın… Sus, suskunluğunla ört içinde ki kasırgayı. Esip kavuran, yakıp yıkan o kasırga daha çok uzun süre esecek içinde. Şimdiden teslim olma. İlle bir şey söylemek istiyorsan “Gidiyorum” de, “Madem bitti, benim de işim yok artık o yürekte…”
Gitmek gerekir bazen, işte o an gelmiştir kabul etmek istemesen de. Belirsiz bir yolculuktur bu. Nereye gideceğini, ne zaman biteceğini bilmeden çıkarsın yola. Yürek ağrısı da cabası… Çekebileceğin en büyük acılardan biridir. Kaçış yoktur üstelik, nereye gitsen seninle gelir. Kapıyı ört ve bakma ardına, ağlama. Yalnızlığı arkadaş edin kendine. Biliyorum, dışarıya doğru ilk adımını attığın andan itibaren dönmek isteyeceksin geriye ama sakın dönme. Sıfırsın ya o anda, dönüşün sıfırın altına indirecektir seni.
Sen onun için yoksun artık…
Belki de dönmek ister bir süre sonra, tekrar eski günlerdeki gibi olursunuz ne dersin? Hayır, inanma bu söylediğime. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Yaşanan hiçbir an bir daha yaşanmaz. “Başkasını buldu, beni aldattı” diye yeme kendini, ne önemi var bunun? Öyle ya da böyle bitti işte, kim olursa olsun onun hayatında. Tek gerçek, bir daha senin olmayacağı, kabullen bunu. Gitmek gerekir bazen, yüreği dinlendirmek, kendini dinlemek ve yalnızlığın seni olgunlaştırmasını beklemek için… Aynı şeyler bir daha geldiğinde yine gidebilme gücünü bulabilmen için… Aşkı yeniden yaşayabilmen için…
Alıntıdır
Bin Misket
Yaşlandıkça cumartesi sabahlarından daha fazla zevk alıyorum. Belki de bunun sebebi ilk uyanan kişi olmanın getirdiği sessiz yalnızlık ya da işte olmak zorunda olmamanın sağladığı sınırsız mutluluktur. Her iki durumda da, cumartesi sabahının ilk bir kaç saati en zevk aldığım anlardır. Birkaç hafta önce, bir elimde buharı tüten bir fincan kahve, diğer elimde gazete ile mutfağa doğru gidiyordum. Sıradan bir cumartesi sabahı ile başlayan gün, hayatın zaman zaman bize verdiği
derslerden biri haline geldi. Size anlatayım. Cumartesi sabahları yayınlanan bir sohbet programını dinlemek için radyonun sesini açtım. Altın sesli yaşlı bir adamın konuştuğunu duydum. Tom adında biriyle "Bin Misket" hakkında konuşuyordu. Söylediklerini merakla dinlemeye başladım. "Tom, işinle çok meşgul gibi görünüyorsun. Eminim iyi maaş alıyorsundur. Ama aileden ve evinden bu kadar uzak olmak çok ayıp. Genç bir adamın iki yakasını bir araya getirmek için haftada altmış veya yetmiş saat çalışmak zorunda kalmasına inanmak gerçekten zor. Kızının dans gösterisini kaçırmış olman gerçekten çok yazık." Ve devam etti. "Sana bir şey anlatacağım. Bu, bana önceliklerim konusunda daha iyi bir bakış açısına sahip olmamda yardım etti. Senin anlayacağın, bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişi yetmiş beş yaşına kadar yaşar. Biliyorum, bazıları daha çok bazıları da daha az yaşar. Ancak, ortalamada insanlar yetmiş beş yaşına kadar yaşar. Yetmiş beş'i elli iki ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm yaşamında sahip olacağı cumartesi sabahı sayısı olarak -3900- rakamına ulaştım. Tom, şimdi beni iyi dinle. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başladım." Ve devam etti. "Bu yaşıma kadar iki yüz seksenin üzerinde cumartesi yaşadım. Sonra, düşünmeye başladım. Eğer, yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacak.
Bir oyuncak dükkânına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. Bin adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncak dükkanı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kabın içine hepsini doldurdum. O günden sonra, her cumartesi bir tane misket aldım ve attım. Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başladım. Hiçbir şey, dünyadaki zamanınızın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerinizi düzene sokmanıza yardım edemez." Programı kapatmadan ve güzel karımı sabah kahvaltısı için dışarıya çıkarmadan önce son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah, kabın içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Hepinizin kullanabileceği şey;biraz daha fazla zamandır." "Seninle konuşmak çok güzeldi Tom. Umarım sevdiklerinle biraz daha fazla zaman geçirirsin ve umarım bir gün tekrar görüşürüz. İyi sabahlar"
İtalyanlar Türk mü? (Are the Italians Turk? )
bu çok hoş gösteriyi kaçırmak istemessiniz dimi? İtalyanlarla Türkler arasındaki farklara dikkat ediniz :)))
burdan izliyoruz
İnce zeka kusursuz cinayet
Aaron Hacker'in emlak bürosunun önünde New York plakalı kırmızı, spor bir
araba durdu. Arabadan inen şişman adam, büroya doğru yürüdü. Sıcaktan ter,
ince elbisesinin üstüne kadar çıkmıştı. 50 yasında görünüyordu. Yüzü
heyecandan kızarmış, fakat kısık gözlerindeki kararlı, donuk bakış değişmemişti.
İçeriye girince basıyla Aaron'a selam verdi. "Bay Hacker?" Aaron
gülümseyerek, "evet benim, sizin için ne yapabilirim. Bay..? " Şişman adam,
"Dill" diyerek kendisini tanıttı. "Zamanım çok az, hemen konuya girsek iyi
olacak." dedi. "Benim için de iyi olur Bay Dill. İlgilendiğiniz belli bir
yer var mı?" "Doğrusunu isterseniz, evet. Kasabanın kenarındaki eski bina."
"Sütunlu ev mi?" "Ta kendisi. Yanılmıyorsam üzerinde SATILIK tabelası var.
" Aaron kuru bir sesle, "Evet." Dedi. Bizim satış listemizdedir." Kalınca
bir defterin yapraklarını karıştırdı. Sonra daktilo ile yazılmış bir
sayfayı işaret etti: "160 yıllık bina. 8 odası, 2 banyosu, otomatik gaz
fırını, geniş terasları, çevresinde ağaçları var. Çarsıya, okula yakin.
750.000 dolar." diye okudu ve ekledi: "Hala ilgileniyor musunuz?"
Adam oturduğu yerde rahatsız olmuş gibi kıpırdandı. "Neden olmasın . Olumsuz bir yani mi
var?" Aaron, "Aslına bakarsanız," dedi. "Bu evi defterime yalnızca yaslı
Sade Grim'in hatırı için kaydettim. Ev asla onun istediği kadar etmez. Uzun
zamandır onarım görmemiş çok eski bir binadır. Kirişlerden kimi bir kaç yıl
içinde çökecek durumda. Bodrumu ise yılın yarısında su ile doludur."
"Öyleyse sahibesi neden bu kadar çok istiyor." Aaron omuz silkti. "Herhalde
kendisi için manevi değeri olacak. Çok eskiden beri ailesine aitmiş. "
Şişman adam gözlerini yerde gezdirdi. "Bu çok kötü." dedi. Başını kaldırıp
Aaron'a baktı ve çekingen bir biçimde gülümsedi. "Hoşuma gitmişti. O, nasıl
söylesem bilemiyorum, tam aradığım evdi." Aaron güldü. " 100.000 dolara
belki iyi bir alışveriş olurdu ama, 750.000 dolara... Sanırım Sade'in
düşüncesini de anlıyorum. Hiç bir zaman fazla parası olmadı. Kendisine
kentte çalışan oğlu bakıyordu. Sonra adam 5 yıl önce öldü. Onun için ev satmanın akıllıca
bir is olacağını biliyor. Fakat gönlü bir türlü evden ayrılmaya razı
olamıyor. Bu yüzden eve kimsenin almaya yanaşamayacağı bir fiyat koyuyor.
Böylece kendini avutuyor." Üzgün bir ifade ile başını salladı. "Dünya ne
kadar garip değil mi?" Dill soğuk bir sesle "Evet." dedi. Sonra ayağa
kalktı. "Kendisini bulup fiyatı biraz düşürmesini isteyeceğim."
Otomobilini Bn Grim'in evinin önündeki yıkık dökük çürümüş tahta
parmaklıkların önüne park etti. Evin çevresini tümüyle yabani otlar
kaplamıştı. Kapıya çıkan kadın kısa boylu, beyaz saçlı idi. Yüzündeki
hatlar, küçük inatçı görünüşlü çenesine kadar iniyordu. Havanın sıcak
olmasına karsın sırtında kalın, yün bir örme hırka vardı. "Bay Dill
olmalısınız."dedi, "Aaron Hacker buraya gelmekte olduğunuzu telefonda
söyledi. İçeri girmez misiniz?" Dill, "İçerisi korkunç derecede sıcak."
diye söylendi. "Öyleyse içeri girin. Buzluğa biraz limonata koymuştum.
İçeriz." İçerisi loş ve serindi. Pancurlar kapatilmisti. Eski tarz genis
koltuklarla dösenmis büyük bir salona girdiler. Yasli kadin ellerini sıkı
kenetleyerek sallanan bir sandalyeye oturdu. Sisman adam öksürdü. "Bn.
Grim, az önce emlakçiniz ile
konustum. " Kadin,"Tümünden haberim var." diye sözünü kesti. "Aaron
fikrimi degistirebileceginiz düsüncesi ile sizi buraya yollamakla
akılsızlık etmis. Dogrusunu isterseniz amacimin bu olduguna da pek emin
degilim." "Bayan Grim, sizinle biraz konusabilecegimi sanmistim." Bn.
Grim sallanan sandalyesini gicirdatarak arkasina yaslandi. "Konusmak için
para alinmaz, ne istiyorsaniz söyleyin." "Evet,haklisiniz." Adam beyaz bir
mendille yüzünün terini sildi. "Izin verirseniz anlatayim. Bir is
adamiyim. Bekarim.Uzun yillar çalistim ve iyi bir servet yaptim. Artik
dinlenmeyi hak ettim. Yasamimin sonlarini geçirebilecegim sakin bir yer
ariyorum. Burayi sevdim. Bir kaç yil önce Albany'ye giderken buradan
geçmistim. O zaman bir gün buraya yerlesebilecegimi düsünmüstüm. Bugün
kasabadan tekrar geçerken, burayi gördüm. Tam istedigim yerdi." "Burayi
ben de severim, Bay Dill. Böyle oldukça yüksek bir fiyat isteyisimin nedeni de bu
zaten." Dill gözlerini kaldirip yasli kadina bakti. "Oldukça yüksek bir
fiyat degil mi? Kabul etmelisiniz ki Bn.Grim, bu günlerde böyle bir ev en
fazla..." "Yeter." diye bagirdi kadin. "Bay Dill bu konuda sizinle
kesinlikle tartismak istemiyorum. Eger istedigim parayi vermeyecekseniz,
üzerinden durmayalim." "Fakat,Bn. Grim." "Iyi günler Bay Dill." Adamin
da ayni seyleri yapmasini belirten bir tavirla ayaga kalkti. Fakat adam
kalkmadi. "Bir dakika bayan, delilik oldugunu biliyorum ama, istediginiz
parayi ödeyecegim." Yasli kadin uzun süre adama bakti. "Emin misiniz, Bay
Dill?" "Kesinlikle, yeterince param var. Eger evi satmanizin tek yolu
buysa, parayi alacaksiniz." Grim hafifçe gülümsedi. "Sanirim limonata
iyice sogumustur. Size getireyim. Siz içerken ben de evi anlatirim."
Kadin elinde tepsi ile geriye döndügünde Dill yine mendille alnindaki
terleri siliyordu. Limonatayi zevkle yudumlamaya basladi. Yasli kadin
sallanan sandalyesine yaslanirken "Bu ev." Diye söze basladi. "1902'den
beri aileme aittir. Kasabadaki en saglam ev olmadigini da biliyorum. Oglum
Michael dogduktan sonra bodrumum su basti. O günden bu yana da bir türlü
kurutamadik. Aaron bazi yerlerin çürüdügünü de söylüyor. Yine de bu eski
evi severim. Bilmem anlatabiliyor muyum?" Dill, "Evet." dedi. "Michael 9
yasinda iken babasi öldü. Ondan sonra sikintilar basladi. Michael belki de
benden çok babasini özlüyordu. Çok vahsi ve hasin bir çocuk olmustu. Liseyi
bitirince kasabayi terkedip kente gitti. Çok hirsli bir insandi. Kentte ne
yaptigini bilmiyorum. Fakat basariya ulasmis olmaliydi. Bana düzenli para gönderirdi." Gözleri nemlenmisti.
"Kendisini 9 yil görmedim. Dokuz yil sonra geldiginde basi dertte idi.
Zayif ve yaslanmis bir durumda bir gece yarisi çika geldi. Yaninda
ufak,siyah bir valizden baska bir sey yoktu. Valizi elinden almak istedigim
zaman bana vurdu. Bana, annesine vurdu. Ertesi gün bir kaç saat için evi
terketmemi söyledi. Ne yapmak istedigini açiklamadi. Döndügümde valiz
ortadan yok olmustu. " Sisman adam gözlerini limonata bardagina dikmis
öylece dinliyordu. "O gece evimize bir adam geldi. Içeriye nasil girdigini
bilmiyorum. Michael'in odasindan sesler duydum .Oglumun içinde bulundugu
tehlikenin ne oldugunu ögrenmek istiyordum. Kapinin arkasindan dinlemeye
çalistim. Fakat yalnizca bagrismalar tehditler ve... " Bir an durakladi.
Omuzlari sarsiliyordu. "...ve bir silah sesi duydum." Diye devam etti.
"Içeriye girdigim zaman yatak odasinin penceresi açikti ve yabanci gitmisti.
Michael'im da yerde yatiyordu. Ölmüstü. Tüm bunlar bundan 5 yil önce oldu.
Ondan sonra polis bana olanlari anlatti. Michael ve tanimadigim o adam
birçok suç islemisler. Bir sürü yerlerden bir kaç milyon dolar çalmislar.
Michael parayi alip kaçmis. Parayi bu evde, hala bilemedigim bir yerde
saklamisti. Sonra diger adam hissesini almak için oglumu arayip bulmustu.
Paranin yok oldugunu görünce de oglumu öldürmüstü." Basini kaldirip adama
bakti. "Iste o zaman evimi 750.000 dolara satisa çikardim.
Bir gün oglumun katilinin dönecegini biliyordum. O bir gün gelip fiyat ne
olursa olsun evi almak isteyecekti. Bütün yapacagim, yasli bir kadinin
köhne evine bu kadar çok para vermeye razi olacak adami buluncaya kadar
beklemekti." Sandalyesini agir agir salliyordu. Dill bardagi yere birakti,
diliyle dudaklarini yaladi. "Uf!" dedi. Bu limonata çok aci..." Bakislari
canliligini kaybetti, hafif titreme ile basi, omuzunun üzerine cansiz düstü.
(Henry Slesar - Temiz cinayetler,Bütün Dünya Mayis 1999)
Papatya Tarlası
PAPATYA TARLASI
Papatya tarlası… Bir papatya tarlası düşün… İlkbahar ayı… Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun…ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker… binlercesinden birisidir ama sen onun yanına gidersin … onda seni çeken bir şeyler vardır…o papatyayı olduğu yerden koparırsın…sadece senin olsun istersin,sadece senin… öleceğini düşünmeden… ve gidersin o tarladan… içindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici…işte bu TUTKU
Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur…yine milyonlarcası arasından bir tanesi seni çeker… yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın… gözlerin başkasını görmez olur o an.onun için her şeyi yapmak istersin…dokunmak istersin, dokunamazsın,orda onunla ölmek istersin.ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna… dayanamazsın onun kokusuna…unutturur her şeyi bir anda…ve o kokunun geldiği yöne gidersin…o papatya orada kalmıştır,yüreğinin bir kenarında…paylaşılmamıştır bir çok şey… unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona… işte bu AŞK
Yine o yoldasın… papatya tarlasının yanından geçersin… ve yine bir papatya … milyonlarcasının içinde seni çeker… gidersin yanına…orada kalırsın…hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın… tüm gücünle onunla olmak istersin… oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın… ve orada onunla ölene kadar birlikte kalırsın… işte bu da SEVGİİİİ
Ecdadımızın Sorumluluk Duygusu
MİMAR SİNAN
"Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebasi Cami'nin 1990'li yillarda
devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat
muhendisi, caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi tv'de
soyle anlatmasti.
Cami bahcesini cevreleyen havale duvarinda bulunan kapilarin
uzerindeki kemerleri olusturan taslarda yer yer curumeler vardi.
Restorasyon programinda bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu. Biz
insaat fakultesinde teorik olarak kemerlerin nasil insaat edildigini
ogrenmistik fakat tas kemer insaasi ile ilgili pratigimiz yoktu.
Kemerleri nasil restore edecegimiz konusunda ustalarla toplanti yaptik.
sonuc olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalip cakacaktik. Daha
sonra kemeri yavas yavas sokup yapim teknikleri ile ilgili notlar
alacaktik ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktik.
Kalibi soktuk.
Sokmeye kemerin kilit tasindan basladik. Tasi yerinden
cikardigimizda hayretle iki tasin birlesme noktasinda olan silindirik
bir bosluga yerlestirilmis bir cam siseye rastladik. Sisenin icinde
durulmus beyaz bir kagit vardi. Siseyi acip kagida baktik. Osmanlica bir
seyler yaziyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve
Mimar Sinan tarafindan yazilmisti. Sunlari soyluyordu. "
Bu kemeri olusturan taslarin omru yaklasik 400 senedir. Bu muddet
zarfinda bu taslar curumus olacagindan siz bu kemeri yenilemek
isteyeceksiniz. Buyuk bir ihtimalle yapi teknikleri de degiseceginden bu
kemeri nasil yeniden insaa edeceginizi bilemeyeceksiniz. Iste bu mektubu
ben size, bu kemeri nasil insa edeceginizi anlatmak icin yaziyorum. "
Koca Sinan mektubunda boyle basladiktan sonra o kemeri insa ettikleri
taslari Anadolunun neresinden getirttiklerini soylerek izahlarina devam
ediyor ve ayrintili
bir bicimde kemerin insaasini anlatiyordu.
Bu mektup bir insanin, yaptigi isin kalici olmasi icin
gosterebilecegi cabanin insan ustu bir ornegidir. Bu mektubun ihtisami,
modern cagin insanlarinin bile zorlanacagi tasin omrunu bilmesi, yapi
tekniginin degisecegini bilmesi, 400 sene dayanacak kagit ve murekkep
kullanmasi gibi yuksek bigi seviyesinden gelmektedir. Suphesiz bu yuksek
bilgiler de o koca mimarin erisilmez ozelliklerindendir. Ancak
erisilmesi gercekten zor olan bu bilgilerden cok daha muhtesem olan 400
sene sonraya cozum ureten sorumluluk duygusudur.
BELKİDE BİZ BU KADAR İÇ VE DIŞ SALDIRIYA RAĞMEN , ONLARIN SAYESİNDE HALA DİM DİK AYAKTA DURABİLİYORUZ.
Gönderen aksamyildizim zaman: 01:48 0 yorum
Etiketler: hikaye, ilginç bilgler
Osmanlı Ahlakı
OSMANLI AHLÂKI
Yavuz Sultan Selim Hân, Mısır'ı fethetmek için İstanbul'dan yola çıkmıştı. Ordu saatlerce bağ ve bahçelik yerlerden geçti. Her taraf meyvelikti. Tam Gebze'ye gelindiği zaman orduya mola verildi.
Yavuz Sultan Selim Hân Yeniçeri Ağasını çağırtıp dedi ki:
- Canım bir elma istedi, bana elma bul!
Yeniçeri Ağası elma aradı bulamadı. Geri gelerek arzetti:
- Padişahım, bir tek elma dahi bulamadım.
Yavuz Sultan Selim Hân ısrar edip dedi ki: "Padişahımız hastalanmıştır, hastalığın iyileşmesi elma yemesine bağlıdır. Kimde bir tane varsa mükâfatlandırılacaktır." diye ilân verin.
Bu emir yerine getirildi. Fakat hiçbir asker elma getiremeyince Yavuz Sultan Selim Hân buyurdu ki:
"Eğer bir askerimin üstünde halkın bahçelerinden koparılmış bir tek elma çıkmış olsa idi, bu Mısır seferinden vaz geçecektim. Bunu ordunun ahlâkını tecrübe için yaptım."
Çünkü zafer yalnız, top, tüfek ve kılıçla değil, sahip olunan yüksek ahlâkla kazanılır.
Çocuk Yüreği
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8
yaşındaydı. Selma’nın onu psikolojik olarak susmaya iten, "secici
Konuşmazlık" dediğimiz surece getiren olaylar beş yasındayken başlamıştı. Selma,
beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bir yasam sürerken,
bir gun annesi hastalaniyor. O donemlerde bes yaslarinda. Kendisinden
buyuk iki abla, bir agabey ve kendisinden kucuk iki kardes daha var..
Kucuk kardesin yeni dogdugu donemde anne ciddi saglik sorunlariyla
karsilasiyor. Uzun sure tedavi goruyor. Yogun ugrasilara ragmen
iyilesmiyor. Hastane ortamindan evine gidip son gunlerini evinde huzur
icinde yasasin diye doktorlar tarafindan eve gonderiliyor. Birkac ay evde
babaanne, hala ve benzeri yakin akrabalarin yardimiyla yasatiliyor.
Birgun hayata gozlerini kapatiyor. Anneye en fazla ihtiyac duyulan
donemde anne, Selma'nin hayatindan cikip gidiyor. Aradan 1,5 yil geciyor.
Kendi hallerinde bir sekilde yasamaya alisiyorlar. Buyuk kizlar evde
yemek yapip, en kucuk cocuklara annelik yaparken, Selma babasiyla
birlikte dukkanda calisiyor. Dukkanlari evin hemen alt katinda oldugu
icin baba endise duymadan is
hayatina devam ediyor. Cocuklarini kimseye muhtac etmeden yuk etmeden
idare ediyor. Bir gun ablalar ve agabey, kardeslerini alarak yakin
akrabalarina gidiyorlar. Selma babasinin yanindan ayrilmiyor. Cok israr
ediyorlar ama istemedigi icin gitmiyor. Babasi da gitmemesine ses
cikarmiyor. Ogleden sonra baba kiz dukkani temizlemeye basliyorlar. Selma
babasinin istedigi gibi her yeri bi guzel temizleyip supuruyor. Daha
sonra radyoyu aciyor.Muzik dinlemeye basliyor. Ancak disardan gelen sesler nedeniyle
muzigi duyamadigi icin, sesini iyice aciyor. Babasi da basinin
agridigini soyleyerek muzigin sesini kismasini istiyor. Selma,
babasinin soyledigini duymamis gibi yapiyor.( Hani cocuklar sıklıkla
yaparlar ya..)
Bir sure sonra babasi,basinin cok agridigini soyluyor. Yuzu asiliyor.
Selma, gidip gelip babayi kontrol ediyor bas agrisi gecti mi diye. Babasi
bas agrisina dayanamayarak eve ilac almaya cikiyor. Sicaktan bunaldigini,
kendini kotu hissettigini soyluyor. Dukkana dikkat etmesini hemen bi
agri kesici alip gelecegini de ekliyor. Eve cikiyor. Aradan epey zaman
gecmesine ragmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukariya
babasina bakmaya cikiyor. Eve giriyor. Babasina sesleniyor. Cevap yok.
Tam oturma odasina giriyor ki babasi o anda Selmanin gozleri onunde kalp
krizi gecirmeye basliyor. Selma babasinin cirpinmalarina, yerde
tirmalamasina...vs. sahit oluyor. Babasi son nefesini verip yerde
cansiz yatarken,uyandirmaya calisiyor. Babasi uyanmiyor... Camdan asagi
dogru bagirmaya basliyor: "Imdat.. Babama bisey oldu...Yardim
edin!.."kisa sure icinde ev mahalle halkiyla doluyor... Cenaze islemleri
bitince 1,5 yil once anneleri olen bu alti kardesin ne olacagi tartismasi
basliyor.. kimi "yanimiza alalim", kimi "yuvaya verelim",kimi de "hepsine
birden nasil bakacagiz" diyor. En sonunda akrabalar aralarinda
anlasiyorlar."herbirimiz birisini alalim. Boylece cocuklar yurtlarda
perisan olmaz, arada sirada da olsa birbirlerini gorurler." diye
dusunuyorlar. Selma' yi cok sevdigi halasi aliyor. Iki yildir Selma
yanlarinda ve hic konusmuyor.
Duyduklarim beni cok etkilemisti. Daha once gidilen uzmanlarin
isimleri beni endiselendirmisti. Bir yandan da bir seyler yapabilirim
belki diye dusunmeden edemiyordum. Hikayesinden cok etkilendigim bu kizi
merakla bekliyordum. Halasi olan biteni tek tek anlatti. "Gelinimiz ve
agabeyimin olumunden sonra ben de onu bir turlu mutlu edemedim. Iki
yildir yuzu hic gulmuyor. Kendiliginden hic bir sey yapmiyor. Sadece
konusmasa neyse ama sanki kurulmus bir robot gibi. ornegin sofraya oturup
yemek yiyecegiz " Hadi Selma sofraya otur!"diyoruz oturuyor. Hadi Selma
artik kalkabilirsin demeden kalkmiyor. Onceleri aldirmadik. Baktik olmadi
karsimiza aldik uzun uzun konustuk anlattik. Ona evimizin bir kizi
oldugunu, evdeki herkes kadar her seye hakki oldugunu... hicbirisi fayda
etmedi. Zamanla ofkelenip inadini kirmak icin bazi taktikler uygulamaya
basladik. Sofra hazir olunca gel otur demedik, ac kaldigi gunler oldu. Ya
da artik kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu.
Hadi artik uyu demedik ,sabaha kadar
koltukta oyle oturdu.Vicdanin yoksa soyleme...
Onunla yaptigim ilk seans dun gibi aklimda. Hal hareketleri
dinlemiyormus gibi ama tum alicilarini bana cevirdigini hissettigim
tavirlari.
- Biliyor musun ben seni cok sevdim
- .....
- Vallahi cok ciddiyim, cok sevdim.
- .....
- Ne guzel hic konusmuyorsun, diger cocuklar sisirmiyorsun...
Gozlerimin icine bakip gulumsemesini saklamak ister gibi dudaklarini
isirarak basini salladi.
- Biliyor musun bazen cocuklarin hayatlarinda bazi seyler yolunda
gitmiyor,benim isimse bunlari yoluna koymak.Beni dinledigini biliyorum
hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Cocuklar benden yardim
isterler, ben de onlara yardim ederim. Bu hep boyle oldu.
- .......
- Ama su an isler degisti. Sana yardim etmeyi ben istiyorum. Eger bana
yardim edersen , izin verirsen seni susturan seyin ne oldugunu
bulurum. Gercekten... inan bana...izin verir misin?
Basini salladi! Evet basini salladi!
- Elimde bazi resimler var, o resimleri cocuklara gosteriyorum
onlar da
bana resimlerle ilgili hikayeler anlatiyorlar. Onlar bana hikaye
anlatinca ben de onlarin mutlu olmasini sagliyorum. Yani butun sir
hikayede. Biliyorum sen konusmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen,
konustugunu kimseye soylemem. Bu ikimizin sirri olur. Anlastik mi?
Bir sure dusundu. Basini saga sola salladi. Evetle hayir arasinda
gidip geliyordu. Birden evet anlamina gelecek sekilde basini salladi.
Karsimdaydi...
Ben ona resimler gosteriyordum o da bana hikayeler anlatiyordu. Isimiz
bittiginde ona cok tesekkur ettim. Anlattiklarini analiz etmeye bile
gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini
anlatmisti ki... Selma'nin bilincalti karmakarisıkti. Iste Selma'nin
analizden gecmesine bile gerek birakmayan,halasini dinlerken gozyaslarina
bogan, beni analiz yaparken hickiriklara bogan hikayesi...
"Bir varmis bir yokmus, bir zamanlar bir ulke varmis. Bu ulkede anne
babasiyla yasayan cok mutlu cocuklar varmis.Cocuklar kardes kardes hep
oynarlarmis, anne babalari onlara hic kizmazlarmis. Bir gun bu cocuklarin
annesi hastalanmis. Cocuklar cok uzulmus. Ama kimse cocuklarin uzuldugunu
anlamamis. Anneyi hep hastaneye goturmusler. Ilaclar vermisler. hem de aci
aci ilaclar. Anne, sirf cocuklarini yalniz birakmamak icin icmis butun o
aci ilaclari. Cocuklara hep annelerinin iyilesecegi soylenmis. Bir gun
anneyi eve getirmisler. Cocuklar anne geldi diye cok mutlu olmuslar. Anne
hep yatakta yatmaya baslamis. Artik cocuklarina yemekler yapmiyormus.
Cocuklar cok uzulmusler.Annelerinin yaninda oyunlar
oynamaya baslamislar. Annelerinin yaninda niye oynuyorlarmis biliyor
musun? Anneleri eglensin diye. Ama babaanneleri hep kiziyormus onlara.
"Gurultu yapip durmayin. Anneniz zaten sizin yuzunuzden hastalandi"
diye. Çocuklar cok yaramazlik yapti diye anne hastalanmis meger. Cocuklar
da anne iyilessin diye onu eglendirmek istiyorlarmis ama kimse
anlamiyormus. herkes cocuklarini azarlayinca anneleri de cok
uzuluyormus..
Birgun anne olmus. Herkes aglamis. Cocuklar annenin neden oldugunu
anlamis. Yaramazlik yaptilar diye. Cocuklar evde babalariyla yasamaya
baslamislar. Bir gun anneanne gelip yemek yaparken, cocuklar gurultu
yapmislar. Anneanne onlara kizmis "kizim sizin yuzunuzden hasta oldu. Hic
Annenizin sozunu dinlemediniz hasta ettiniz kizimi. Sizin yuzunuzden
de oldu. Sozumu dinlemeyip gurultu yapar, cok konusursaniz beni de
oldurup ortada kalacaksiniz. Kim bakacak size?" demis. Bir gun Selma ,
babasiyla dukkanda oturuyormus. Ablalari kardesleri amcalarina gitmisler.
selma babasinin yanindan ayrilmak istememis. Hic gurultu yapmadan hep
babasina yardim ediyormus. Anneleri cocuklar evde yokken hastalanmis ya.
Babasi yalniz kalir hastalanir diye yalniz birakmak istemiyormus.
Babalari cocuklarina hic kizmiyormus zaten. Gurultu yaptiklarinda bile..
Selma dukkanda babasina yardim etmis, her yeri mis gibi yapmis.Elleri de
acimis biraz. Radyoyu acmis. Babasinin basi agrimis."Kizim kapat sunun
sesini" demis. Selma duymus ama duymamazliktan gelmis. En sevdigi
muzikler varmis. Babasi biraz sonra eve gitmis. Ilac alip gelecekmis.
Gitmis gelmemis. Selmanin aklina hemen anneannesiyle babaannesinin
soyledikleri gelmis. Annesi zaten cocuklarin yaramazligi yuzunden olmustu
ya. Selma cok Korkmus eve cikmis. Babasini aramis.
Odaya girince bi bakmis,babasi
biseyler yapiyor. Selma cok korkmus. Babasi Selmaya "git" der gibi
isaretler yapmis. Selma gitmemis. Babasi yerde uyumaya baslayinca
uyandirmaya calismis. Uyandiramayinca aglamaya baslayip komsulari
çagirmis. Sonra ev kalabalik olmus. Selma kimseye soyleyememis ama cok
uzulmus.. babasi " git " dedigi halde gitmemis. Yine babasinin sozunu
dinlememis. Eger gitseydi, muzigin sesini acip babasinin basini
agritmasaydi babasi olmeyecekti. Selma'nin yuzunden oldu. Akrabalar
cocuklari paylasmislar. Selma ablalarindan ayrilmak istememis. Kucuk
kardesini de cok seviyormus. Halasi yanina gelip "kizim sen artik benim
kizimsin bizimle yasayacaksin" demis. Selma cok mutlu olmus. Oyle mutlu
olmus ki, halasini cok seviyormus, istedigi zaman kardeslerime
gotururler, diye dusunmus.. Halasinin evine gidince "artik bunlar benim
yeni anne babam" demis kendi kendine. Ama birden korkmaya baslamis.
"Annemle babami ben oldurdum. Yaramazlik yaptim sozlerini dinlemedim.
Yeni annemi babami cok seviyorum. Ya onlara da bisey olursa ben ne
yaparim.?" Sonra aklina bisey gelmis. Gece yatmadan once yataginin
basucuna oturup dua etmeye baslamis. "Allahim .. ben cok yaramaz bir
kizim. Annem babam benim yuzumden oldu. Halamlar cok iyi insanlar. Ne
olur benim yuzumden onlari da yanina alma. Eger onlari da alirsan ben
kimin yaninda kalirim? Ne olur Allahim bana yardim et. Hic konusmamam icin bana
yardim et. Ne zaman gurultu yapip soz dinlemesem annem babam oluyor. Hep
susmam icin bana yardim et Allahim. Ne soylerlerse yapacagim, onlar
soylemeden hic bisey yapmayacagim... ne olur onlari benden alma!.." O
gunden sonra Selma hic konusmamis. Gulmemis. "Eger gulersem evde gurultu
olur, baslari agriyip olurler" diye korkmus. Hep susmus..Hikayesi bitince
Selma gozlerimin icine bakti ve ekledi; "Biliyor musun? Hala her gece dua
ediyorum. Allahim nolur konusmayayim, konusmamam icin bana yardim et!
Diye. Bazen cok mutlu oluyorum. O zaman cok korkuyorum sevincten ciglik
atarim da gurultu olur, annem olur diye" O kucuk bedeniyle ne kadar buyuk
bir gorev ustlenmisti.
Kacimiz en konuskan, en geveze cagimizda kendimizi
susturmayi basarabiliriz ki? Kacimiz bir dondurma alindiginda bile sevinc
cigliklariatabilecekken,bu yogun duyguyu bastirip susmaya devam edebiliriz ki?
Kacimiz? Bu kadar sevilmek... bu kadar deger verilmek...
"Opucuk kutusu" adli kitabindan
Yapmayin ne olur... Cocuklarinizin kucucuk omuzlarina, AGIR yukler
yuklemeyin. Onlarin akillari da BUYUK, yurekleri de KOCAMAN...
Ne olur basiniz da agrisa, bir bardak da kirilsa, esinizle de kavga
etseniz; demeyin... Zaten aslinda hic biri cocugunuz yuzunden degildir.
Aslinda hic bir sey, hic bir zaman, bir baskasi yuzunden degildir,
kendimizizdir, bir durumu istemedigimiz bir sonuca dogru yonlendiren. Ama
bunu bilmektense, itiraf etmektense, bir baskasini suclamak hep daha kolay
gelir. "Senin yuzunden!" demeyin cocuklariniza... Hele hic bir zaman
"Senin sayende" demiyorsaniz, "senin yuzunden" de demeyin hic bir
zaman!.....
Not: Bu metindeki Turkce karakterler www.TurkceKarakter.com sitesinde
en yakin karsiliklarina cevrilmistir.
NOT:ALINTIDIR
Topal Sevda
TOPAL SEVDA
Dün sahilde karşılaştık... Bir an gözüm ısırdı... Sonra birden tanıdım...
Düşmemek için zor tuttum kendimi.
Bacaklarım titredi, bir ağaca yaslandım...
Yırtılan bir mektup gibi sisli hatıraların gerisinden bakıyordu.
Eski bir sevdanın durulmamış nehirleri,
Çırpınarak yüreğime akıyordu...
Hatırladığım bir sonbahar günüydü...
Karşımızdaki yeni eve tanışındılar.
Bütün gün bakışıp duruyorduk,
Gözleri sanki birer kurşundular.
O zamanlar ben, zıpkın gibi bir çocuktum
Liseye yeni başlamıştım.
Onun saçlarını geriye savurup,
Çapkınca gülümsemesinden hoşlanmıştım.
Ne zaman cama çıksam, karşı balkonda
Itırlı bir çiçek gibi tütüyordu.
Ne zaman buluşalım desem “olmaz” diyordu,
Mektuplaşmak ona yetiyordu...
Bir temmuz akşamıydı unutmam.
Yazlık sinema daha yeni dağılmıştı.
Bahçe kapısında sıkıştırıp öpmüştüm,
İçeri kaçıp saatlerce ağlamıştı...
Sonraları çok konuştuk, gezdik.
Bazen ağlaşıp, bazen de gülüştük.
Çılgın gibiydik, her fırsatta buluştuk,
Uluorta öpüştük, milletin diline düştük.
Ailesi baş edemedi, Mersindeki halasına gönderdi.
Hiç arayıp sormadım... Ben o sıralar devrimci oldum...
Mahalleden ayrılıp yıllarca eve de uğramadım...
Dünyam değişmişti artık.
Memleketin gidişatını hiç mi hiç beğenmiyordum.
Forumlara yürüyüşlere katılıyor,
Durmadan şiir okuyup ajitasyon çekiyordum.
Ah o gençlik rüzgârı ah!
Ezilen insanları tek başıma kurtaracağımı sanıyordum.
Sonra anarşik bir eylem sırasında,
Seken kurşunlarla bacağımdan yaralandım!
Ameliyatın ardından yıllarca yattım içerde.
Dosyam bir hayli kabarmıştı.
Beni o nemli koğuşlarda,
Vefakâr anamdan başka hiç kimse aramamıştı.
İçerden çıkınca onu sordum.
Bir astsubayla evlenip buradan gitmişti.
Oysa kibrit ağusuyla koluma dağladım ismini,
Hala silinmemişti...
Hayat devam ediyordu...
İçkiye vurmuştum, unutmayı deniyordum.
Pencerenin önünde kuruyan bir çiçek gibi
Günden güne tükeniyordum.
Anam çökmüştü artık.
Ölmeden mürüvvet istiyordu.
Bazen oturup dertleştik.
Kimsesiz bir kadın varmış, körmüş “olur” demiş
Bende fazla uzatmadım, evlendik...
Geçmişe ait ne varsa; resimdi, mektuptu,
Bir bir ayırıp yaktım ateşte...
Nasıl gittiğini sorarsanız, ne bileyim,
Kör-topal gidiyor işte...
Ne var ki o hırçın saçları hala yüzüme savruluyor
Karşı balkona her baktığımda.
Pişmanlık bir eski yara gibi
Kımıldayıp duruyor onu her hatırladığımda...
Biliyorum onunla olsaydım,
Böyle kavga edip durmazdım yüreğimle.
Biliyorum, bu sevdayı ben yıktım,
Ben öldürdüm bu hoyrat ellerimle...
Dün sahilde karşılaştık.
Bir an boş bulundum, sendeler gibi oldum.
Öyle bir baktı ki, ben o gözlerde
Bir ömrün acılarını buldum.
Bir şeyler söylemek ister gibiydi.
Başını eğip gitti çocuklarının yanına...
Nedendir bilmiyorum fakat,
Girmek istemedi sanki kocasının koluna...
Ardından koşup durduramadım.
Ona soramadım... Öylece donakaldım.
Çünkü o anarşik eylemden beri;
Ben artık ..........................................
Deynekli bir topladım! ......
Yusuf Hayaloğlu
9 Ocak 2008 Çarşamba
Bir Müddet Zeytin Yiyeceğiz Sonra
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,
hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar
yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim
bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim
Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım,
insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber
vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter
dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle
görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.
Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan
geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak,
'Buyurun!' dedi.
O daiçeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru
hızlı adımlarlayürüdü, elini uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl,tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile
olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim
Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanınmahdumunun elini sıkmaktan
da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı,
kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi
dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemirdemiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet
Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı halinebir anlam
veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; amabulamadık."dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma
Allah çıkardı." dedi.
Bu sözlerprofesörü çok şaşırtmıştı
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
SelimBey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
"Emanetmi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip
telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli
bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler
fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemedengeldiği kapıya yöneldi. O
çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
Sohbetleri koyulaştıkça,çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk
yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey
yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her
yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki
portresini göstererek,
"Bu günlerimişu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi,mânen de beni
hiç yalnız bırakmadı.
Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'
Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini
Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalıve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
Biraz daha dikkatlibaktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını onaçevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya birdaha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;
fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü
cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle
birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâveremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin birnefes alarak
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
O zenginliktengeriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru
karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiçgitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytinyiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu,
güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi.
Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra hacizmemurları gelip köşkümüzü de
elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi
Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okulunayazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,
babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye
başladıOkul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı
hatırlıyorum.
Babam kimbilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz
sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancakdönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,
bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Birgün, merakıma
yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Buhal birkaç yıl sürdü.
Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizibir araya topladı.
'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,
gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker
teke verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
Gazeteyi açtı,içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam
beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman
önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap
almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları
çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım
alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı,
sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.
Selim Beyyerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular
içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içinikutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir
müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size
ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.
Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri,
bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
