9 Ocak 2008 Çarşamba

Bir Müddet Zeytin Yiyeceğiz Sonra

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.

Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.

"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,

hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece.

Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar

yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim
bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim
Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım,
insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber
vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.

"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter

dahili telefonu çevirdi.

Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle
görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.

Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan

geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak,

'Buyurun!' dedi.

O daiçeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru
hızlı adımlarlayürüdü, elini uzatarak,

"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.

"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:

"Yirmi üç yıl,tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile
olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.

"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."

Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim

Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanınmahdumunun elini sıkmaktan

da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı,

kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi

dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemirdemiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet

Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı halinebir anlam

veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.

"Babamla sizi uzun yıllar aradık; amabulamadık."dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma

Allah çıkardı." dedi.

Bu sözlerprofesörü çok şaşırtmıştı

"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.

SelimBey gülen gözlerle profesöre bakarak

"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.

"Emanetmi?" dedi.

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip

telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli

bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler
fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemedengeldiği kapıya yöneldi. O
çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.

Sohbetleri koyulaştıkça,çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk
yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey

yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her
yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki
portresini göstererek,

"Bu günlerimişu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi,mânen de beni
hiç yalnız bırakmadı.

Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'

Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini

Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalıve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

Biraz daha dikkatlibaktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını onaçevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.

Selim Beye cevap verirken tabloya birdaha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;
fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.

Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü
cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle
birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,

"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâveremedim." Dedi.

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin birnefes alarak

"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.

O zenginliktengeriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.

Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...

Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru

karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiçgitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytinyiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu,

güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi.

Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra hacizmemurları gelip köşkümüzü de

elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.

Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:

'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okulunayazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,

babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye
başladıOkul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı
hatırlıyorum.

Babam kimbilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz
sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.

Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.

Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.


Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancakdönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,
bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Birgün, merakıma
yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.

Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Buhal birkaç yıl sürdü.

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.

Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.

Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizibir araya topladı.

'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,

gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker

teke verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.

Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.

Gazeteyi açtı,içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam
beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman
önce, büyük bir borcun altına girmiştim.

Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap
almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.

Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları
çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım
alacaklılarının hakkıdır.' diyor".

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı,
sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.

"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.

Selim Beyyerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular
içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içinikutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.

Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir
müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size
ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.

Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.
Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri,
bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

0 Comments: