17 Haziran 2008 Salı

Fatih Sultan Mehmet'in Halkına İmtihanı




Fatih Sultan Mehmet istanbul'u fethetme plânları yapıyordu. Daha henüz 21 yaşında bulunan hükümdar, İstanbul'un fethine girişmeden önce, halkını imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, Osmanlı'nın başşehri olan Edirne'de çarşıya çıktı.

Çarşının bir tarafından girip, alış veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi. Fatih'i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri mal olduğu halde neden vermediğini sordu.

Adam:

-Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi.

Fatih memnun olmuştu. Öbürüne vardı, bir miktar mal aldı... İkincisini istediğinde o da vermeyip komşu dükkâna gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı... Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı.

Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah'a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:

— Ya Rabbi sana hamdolsun... Bana böyle birbirini düşünen millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans'ı, dünyayı bile fethederim, dedi ve istanbul'un Fetih planlarını hazırlamaya başladı.

51 gün süren muhasaradan sonra Bizans, Akşemseddin Hazretlerinin de bizzat iştirakiyle fetholunmuştu. İstanbul fetholunduktan sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi Edirne'den İstanbul'a taşındı.

Yaşlanmanın Psikolojik Belirtileri




Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:

"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin, hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.

Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.

Allen Klein'den

16 Haziran 2008 Pazartesi

Herşeyde Bir Hayır Vardır




Yazın yaylaya çıkan yörüklerden birinin kümesteki horozunu bir gece tilki götürür. Adam çaresizdir. Yapabileceği hiçbir şey yoktur.

- Bunda bir hayır vardır hanım! diyerek geçiştirir.

Fakat ikinci gece de eşeğini kurt kapar. Adam yine:

- Bunda da bir hayır vardır hanım! deyip geçer, üzerinde durmaz.

Üçüncü gecede ise, çevredeki köpekler gelip kendi köpeğini boğarlar. Adam yine:

- Bunda da bir hayır vardır! diyerek tevekkülünü bozmayınca, sabrı tükenen hanım feryadı basar:

- Yahu bunun neresinde hayır vardır? Sana en çok lazım olan, yayladan yaylaya eşyanı taşıtacağın bir eşeğin, sürünü bekleteceğin bir köpeğin, sesiyle sabaha karşı namaza kalkacağın bir horozun vardı, hepsi de gitti, bunun neresinde hayır vardır?

Elinden bir şey gelmeyen adam, yine moralini bozmaz, ümidini kaybetmez, her şeyde bir hayır olduğu inancı içinde:

- Hanım, şer gibi görünen olayların arkasında hayırlar çıkabilir, muhtemeldir ki, bunun arkasından da hayır çıksın, sen ümidini kaybetme, diyerek yatıştırmak ister.

Aradan çok geçmez, bir gece yayladaki çadırlara eşkıya baskın yapar, karanlıkta birbirine yakın dizilmiş çadırları sırayla soyarlar, direnen insanları da vurup yaralayarak yere sererler, kıymetli kıymetsiz neleri varsa hepsini de alıp götürürler. Ancak bu soygundan kendileri hiç etkilenmez. Eşkıyanın baskınına maruz kalmazlar. Neden mi?

- Çünkü, köpekleri yok ki havlasın, eşekleri yok ki bağırsın, horozları yok ki ötsün de eşkıyaya yakınlarında bir çadır daha olduğunu bildirsin, eşkıya da karanlıkta farkına varıp onları da ne var ne yoksa soyup soğana çevirsin.

Bu sonuç karşısında, şikâyetinden dolayı mahcubiyet duyan hanım:

-Bey, der, ben biraz acelecilik ettim galiba, gerçekten de bazı şer görüntülerinin arkasında hayır çıkarmış, yoksa şimdi bizim de çadırımızda hiçbir şeyimiz kalmayacak, tümüyle soyulmuş, hatta yaralanmış bile olacaktık. Beyin sözü yine aynı olur.

- Hanım bunda da bir hayır vardır. Bu olay ihmal ettiğimiz tedbirlerimizi almamıza sebep oldu. Şimdi yaylanın giriş çıkışlarına nöbetçi kulübeleri yapıyoruz, bundan sonra böyle bir eşkıya baskını söz konusu olmayacaktır artık, der.

Evet, hayatta abes ve manasız hiçbir şey yoktur. Her olayın arkasında nice hikmetler, hayırlar söz konusudur. Yeter ki yorumlamasını bil, ifade ettiği ikaz ve ihtarları iyi oku, gereken tedbirlerini almakta ihmale düşme, aynı sonuca tekrar maruz kalmayacak çareleri bulmaya yönel. Böylece şer gibi görünen olayı, aldığın tedbirlerinle hakkında hayra çevirmiş ol. "Bu da geçer yahu!" diyerek mücadele gücünü sürdürmeye devam et.

alıntıdır

Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir




Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

- “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!”

Çocuk, ona dönerek:

- “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım doğuştan eksik”.

- “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.”

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- “Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?”
- “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…”

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:

- “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”

- “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.”
Çocuk biraz düşünüp:
- “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”
- “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.”
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.
- “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”
- “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!”

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”
- “Şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”
- “Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra,10 liralık banknotu geri vererek:
- “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!”
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz Bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

_alıntıdır_

15 Haziran 2008 Pazar

FATİH SULTAN MEHMED MAHKEMEDE




İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum; Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:
"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum." Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası. "O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor. Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.

Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?" Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor. Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür".
"Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.
Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli
kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.
Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?" Rum, şaşkın şaşkın Padişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.
Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :"Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata." Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in
ayaklarının yanına gelip diz çöküyor, "Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin
imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar

Babam Seyrediyor!




Babam seyrediyor



Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.

Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.

Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi:

- Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem? Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve :

- Bu hafta dinlen evlat dedi,

- cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme.

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç:

- Lütfen izin verin oynayayım dedi.

- Bugün oynamak zorundayım. Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu:

- Pekala oyuna girebilirsin.

Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip:

- Evlat, inanamıyorum. Bugün bir harikaydın dedi.

- Sana ne oldu,bunu nasıl yaptın,anlat bana!

Genç hocasına baktı,gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:

- Babamın öldüğünü biliyorsunuz.Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?â€? Delikanlı zorlukla yutkundu,gülümsemeye çalıştı:

- Babam bütün maçlarıma geldi,çünkü görmediğim halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim

12 Haziran 2008 Perşembe

Aradan Perdeler Kalkınca




Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:

"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.

Buna karşılık Rumlar da:

"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.

Çinli ressamlar:

"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.

Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.

Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.

Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.

Rum ressamları ise:

"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.

Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.

Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.

Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.

Mesneviden...

11 Haziran 2008 Çarşamba

Kaderden Kaçılmaz

Padişah ve Evlilik :

Vakt-i zamanında padişahın biri 40 yaşlarına gelmesine rağmen henüz evlenememiş ve çok mutsuzdur.

Bütün ülke halkı ve ülke zenginligi emrinde olmasına ragmen, hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelmiştir ve dünyasına küsmüştür.

Sarayda emrinde olan herkes ve ülke halkı padişahın bu durumuna çok üzülmekte ama ellerinden birşey gelmemektedir.

Padişahın evlenebilmesi için ne yapılırsa yapılsın padişah hiç bir kız veya kadında karar kılmaz, beğenmez ve bir türlü evlenemez.

Birgün canı çok sıkılır ve vezirini yanına çağırarak kendisinin atını ve yanında kendisine yetecek kadar da azık hazırlanmasını emreder.

Vezir sorar; Padişahım hayrola nereye gideceksiniz, nedir bu hazırlıklar böyle ?

Padişah der ki; bir müddet kendimi dağa taşa vurup yalnız kalmak istiyorum, artık bu duruma katlanamıyorum.

Biraz kendimle başbaşa kalmak istiyorum, bir müddet beni aramayın der.

Vezir'in padişaha itiraz edecek hali yoktur, hemen hazırlıkları yaptırır ve padişahı yolcular.

Padişah artık atı ile başbaşadır, nereye gittigini dahi bilmeden kendisini yollara vurur.

Epey gün dağlarda ormanlarda dolanıp durur. Bu gezintisinin dördüncü gününde dağlarda dolaşırken; Bir manzara ile karşılaşır.

Hemen az ileride çok yaşlı, nur yüzlü bir ihtiyar görür, bu ihtiyar kişi yerde oturmuş ve hayvan derisi üzerine birşeyler karalamaktadır.

Yaşlı adam padişahı görür görmez hemen yazdığı şeyleri saklamaya çalışır.

Yaşlı adamın bu telaşı padişahın dikkatini çeker ve hemen adamın yanına yanaşır.

Padişah at üstünde, adam yerde çömemiş vaziyette... Padişah seslenir adama.

Heyy sen ne yazıyordun bakayım diye sorar.

Fakat yaşlı adam kendinden emin bir tavır ve cesaretle padişahın kim olduğunu bilmeden cevap verir... Sanane be adam, seni ilgilendirmez.

Padişah hiddetlenir ve yaşlı adama tekrar seslenir;

Ben padişahım, sorduğum soruyu cevapla hemen, ne yazıyordun söyle hemen der.

Yaşlı adam yine takmaz padişahı... söyleyemem sırdır der.

padişah kılıcını çekip atından iner ve yaşlı adamın tepesinde durur.

Son kez soruyorum, eğer beni cevaplamazsan boynunu uçururum der.

Yaşlı adam bakar durum vahim, etme eyleme oğul, ben ne yazdığımı söylersem zaten yaşayamaz ölürüm diye cevaplar.

Padişah üsteler... eğer sen söylemezsen yine öleceksin ver şu yazdığın şeyleri bana okuyacağım der.

Yaşlı adam bakar çare kalmamıştır.. Padişaha sırrını açıklamaya karar verir, dur oğul anlatayım der.

Padişah bekliyorum hadi çabuk anlat ..!! diye bağırır.

Yaşlı adam cevap verir... oğul ben kaderleri yazmakla görevlendirilmiştim onları yazıyordum.

Padişah bu cevaba hem şaşırır hem kızar..

Sen benimle dalgamı geçiyorsun bre gafil diye yaşlı adama bağırır.

Kaderleri yazmak ne ola ki; bu işle nasıl sen görevlendirilirsin diye sitem eder.

Yaşlı adam cevaplar... yemin ederimki ben bu işle görevlendirilmiştim der.

Ancak kimin kaderini önceden açıklayacak olursam ardından ölürüm, bu sebeple fazla soru sorma bana diye yalvarır.

Padişah daha da meraklanarak bağırır.. hadi bakalım o zaman söylede öğreneyim, ben hala bekarım kaderimde hangi kadın var, kiminle evleneceğim ben diye sorar adama.

Yaşlı adam der ki ; ama bu sırrı açıklarsam yaşayamam...

Padişah, ben onu bunu bilmem söylemezsen ben kelleni uçuracağım zaten der.

Yaşlı adam naçar bir durumdadır... ve sırrı açıklamaya karar verir.

Padişaha der ki ; dur bakalım senin için bana ne emredilmişti ve ne yazmıştım birlikte bakalım.

Padişah tamam hadi söylede bir an önce kaderimin kim olduğunu öğreneyim der.

Yaşlı adam önceden yazmış olduğu deri parçalarını karıştırır ve padişaha ait olanı bulur.

ve okumaya başlar... senin kaderin filan obada çobanlık yapan falan kişinin yeni doğmuş kırk günlük kızıdır der..

Padişah dahada gür bir sesle.. Sen delimisin be adam, benim gibi kırk yaşında birinin kaderi nasıl yeni doğmuş bir bebek olabilir der.

Yaşlı adam... valla bana emredilen ne ise ben onu yazmakla mükellefim, kaderinde ne varsa onu göreceksin der.

Padişah iyice zıvanadan çıkar ve ben böyle bir kadere razı gelemem, kırk günlük bir kız benim kaderim olamaz diye bağırır ve ardından ekler.

Ben şimdi gidip benim kaderim olarak yazılan o kızı ellerimle öldüreyim de gör bakalım kader nasıl engellenirmiş der.

ve padişah atına atladığı gibi tozu dumana katarak yaşlı adamın yanından uzaklaşır.

Yaşlı adam ise vermemesi gereken bir sırrı açıkladığı için padişahın ardından yere yığılıp ölür.

Padişah kendisine tarif edilen obaya gelir... yüksek bir tepeden obayı inceler ve sonunda obaya iner.

Tarif edilen adamın çadırının hangisi olduğunu sorar etraftan birine.

verilen tarife uyan çadırı bulur ve içeri girer, çadırda kimse yoktur.

Aile resi olan adam çobanlık yapmak için yayladadır, karısı ise dere kenarında çamaşır yıkamaya gitmiştir.

Çadırın içinde bir beşik vardır ve içinde yeni doğmuş bir kız çocuğu uyumaktadır.

Padişah; bana kader olarak yazılan kız çocuğu bu olmalı herhalde deyip, kaderinden kurtulmak için kızı öldürmeye karar verir.

Kuşağıdan kamasını çıkardığı gibi uyuyan kızın gögsünden başlayıp, göbegine kadar olan bölümü keser ve hemen çadırı terk edip gider.

Kızın bağırsakları bile dışarıya çıkmıştır, aradan fazla bir süre geçmeden kızın annesi çadıra döner ve gördügü manzara karşısında kanı tutulur.

Çadırdan fırlayıp yardım ister etraftan.. koşarlar birileri yardımına hemen.

O zamanlar doktor hastane filan olmadığından, kızın bağırsaklarını tekrar karnının içine toplayıp çuvaldız ile egreti olarak dikerler.

Öldürmeyen Allah öldürmemiştir, Kızın kaderine varması için yaşaması gerekmektedir ve kız kurtulur.

Padişahta artık sarayına dönmüştür... epey zaman geçer padişah artık neredeyse 60 yaşlarına varmıştır ve henüz bekardır.

Birgün dere kenarına inen padişahın, gördügü manzara karşısında dili tutulmuştur.

Aman yarabbi dere kenarında bir kız var, yaşı 18-20 arası.

Padişah kızın güzelligini görür görmez onunla evlenmeyi düşünür ve kafasına koyar. (Kader olacak ya, Allah güzel göstermiştir gözüne)

Padişah kıza yanaşır ve benimle evlenmeni istiyorum, ben padişahım der.

Kız boyun eger padişaha, karşı durması mümkün degildir, nasıl emrederseniz padişahım der.

Padişah kızın, 20 yıla yakın önce elleriyle öldürmeye çalıştığı kız olduğunu bilemez haliyle.

Padişah kıza der ki; hemen anneni, babanı bilgilendir seni onlardan isteyeceğim ve karım olacaksın.

Neyse söz uzamadan, kızın ailesinden ister kızı padişah ve evlenmeleri için hazırlıklar yapılır.

Bütün ülke bayram yerine dönmüştür, artık padişahları evlenecektir.

Dügün dernek kurulur ve sonunda padişah evlenir.

Gerdek gecesi gece karanlığında hanımına yanaşır, ve ona sarılır

Fakat birşey padişahın dikkatini çekmiştir... kızın vücudunda gögsünden göbegine kadar bazı topluklar ve büzülmeler vardır.

Hemen sorar; nedir senin vücudundaki bu izler der hanımına.

Hanımı cevaplar; sorma padişahım.. ben daha kırk günlük bir bebek iken, zalimin biri çadırımıza girip benim beni bıçakla öldürmeye çalışmış, ama Rabbim öldürmemiş der.

Padişah bunu duyar duymaz yatağından fırlayıp, hemen seccadesini serip namaza durur.

Ve namaza başlamadan , şu sözleri mırıldanır YARATICI'sına ...

Eyy Rabbim; senin yazmış olduğun kaderden kaçılamayacağını bilemedim, beni affet diye yalvarır.

ve sabaha kadar kendisini affetmesi için Allah'ına secde eder padişah.

Vermeyince mabud, neylesin sultan mahmut!..




Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı baba, çay getir. Tıkandı baba, oralet getir. Vb

Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş.

Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba

Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;

Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.

Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya:

Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi

Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;

Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;

Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş

Geldi sultanım

Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.

Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;

Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış

Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,

Niçin, demiş. Askerler

Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline

Ne olacak şimdi, demiş

Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;

"VERMEYİNCE MABUD,

NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

9 Haziran 2008 Pazartesi

"Aşk-ı Hürrem"

bu albümü çok beğendim.. severek dinliyorum.. netten biraz araştırma yaptım ve Can Atilla'nın internet sitesinde albüme dair birşeyler okudum.. sizlerle paylaşmak istedim.. bence dinleyin çok beğenirsiniz..




Albüm hakkında:

“ O zamanlar başka bir müzik vardı, bilmek imkansız ama hayal edebiliriz….”

Osmanlı’nın en güçlü ve en tehlikeli kadını Hürrem’i müzikle anlatmak….Bu üçleme onunla başlamıştı ve onunla son buluyor.Ne garip, ben hiç böyle planlamamıştım halbuki.

Zaman garip bir bilinmezlik aslında, bir zamanlar bir şeyler yaşanıyor, yüzyıllar sonra “ sadece sanat ” onları tekrar canlandırıyor ve olayları anlamamız, hissedebilmemiz için bizlere yol gösteriyor.

Hürrem’i tanımaya başladığımda bana Lady Macbeth ‘i hatırlattı. Onun acımasız kişiliğinin derinliklerini keşfetmek için çocukluk hatıralarından yola çıktım. Tatarlar tarafından ailesinden kaçırılan onlu yaşlardaki Nastasia’ nın melankolik ruh halini “Aşk – ı Hürrem” parçasıyla anlatmak istedim. Haremin ve Sarayın kasvetli atmosferini albüme yansıtmamaya özen gösterdim. Saraydaki ve özellikle Haremdeki “Karanlık Satranç” oyununa yer vermeyi ise edebiyatçılara bıraktım.

Farsça divan edebiyatında “Muhibbi” olarak bilinen Kanuni’nin Hürrem’e yazdığını tahmin ettiğim şiirlerinden seçmeleri usta tiyatro sanatçısı Rüştü Asyalı ile birlikte hazırladık, ayrıca bu üçlemenin esin kaynaklarından biri olan “ Gayrı Resmi Hürrem” oyununun müziklerine de albümde yer verdim.

Ayrıca, Kanuni döneminin ölümsüz şahsiyetlerini de müziğimle yeniden anmak istedim.

Bu çalışmalarım esnasında yanımda olan herkese ve sanatımı paylaşabildiğim seçkin dinleyicilerime teşekkür ederim.

Aşk –ı Hürrem’in, beni sizlerle bir kez daha aynı rüyalarda birleştireceği inancıyla…..
Can Atilla



Track List:

1 - Barbarosa - Denizlerin Efendisi / THE LORD OF THE SEAS

“Kızılsakal” derlerdi ona. Denizler onun için yaratılmıştı sanki. Rakip tanımazdı ve Avrupalı denizcilerin üstlerine çılgınca giderdi. Efsane haline geldi adı. Yakalanması için ödüller kondu, her yerde görülüyor ama hiçbir yerde bulunamıyordu. Hayreddin’ in suların altında yaşadığı efsanesine inanan Avrupalıların ve Akdenizlilerin sayıları her geçen gün artmaktaydı.

They called him, the “Red Beard”. It seemed like, the seas were created for him. He knew no rivalry, and was attacking the European sailors wildly. His name became a legend. Awards were granted to get him. He was seen everywhere but could not be found anywhere. The myth that Hayreddin was living under the water, grew large and the believers to this myth in Europe and Mediterranean basin increased by each day.


2 - Aşk-ı Hürrem / THE LOVE FOR HURREM

Esir gemisinin rıhtımından kendini sonsuz sulara bırakmak istedi, ama sadece umutlarını ve hayallerini attı karanlıklara. Rogatina’dan, ailesinden asırlar önce kaçırılmış gibi hissetti kendini, sonra annesinin sesi geldi kulaklarına. Issız gecede parlayan dolunaya baktı. Annesinin ninnisiyle dolunayın şevkatli kollarında sonsuza dek uyumak için yumdu gözlerini.

She wanted to jump into the eternal seas from the dock of the slave ship, but only threw her hopes and dreams into the darkness. She felt like she was kidnapped from Rogatina, and from her family ages ago, suddenly she heard the voice of her mother. She looked towards the shining moon of the silent night. She closed her eyes to sleep for the rest of the eternity, embraced by the loving arms of the full moon, hearing her mother’s lullaby

Vetra privili menya
Moy dom v voobrajenii
Serdtse moyo pusto
Navsegda

Mogu poklyatsya
Na eto otobrajeniye
Eto son deviçiy
Tanets pod dojdyom v Ragatina

(Rusça’dan çeviri)

Rüyalarım getirdi beni şimdi
Hayalimdeki evime
Kalbim artık
Sonsuza kadar boş

Rogatina’da yağmurda
Dans eden küçük bir kızın
Rüyalarının gerçek olması üstüne
And içiyorum

Masmavi gökyüzünde
Kaybolmuş kutup yıldızı
Mehtaba sürgün olmuş hayaller
Geçmiş yiter gider

Sarmışsa ruhunu dalgalar
Anlatır gibi her şeyi
Kalbim barışmış gözyaşlarıyla
Nastasia elveda



My dreams brought me now
To the house of my dreams
My heart is in the
Emptiness forever

In Rogatina, under the rain
I am taking an oath
On a little girl who is dancing
That her dreams are to become real

At the bright blue skies
The lost northern star
Banished dreams to the moonlight
The past will be lost and gone

If the waves has embraced your soul
Like telling all the things
My heart made her peace with the tears
Nastasia, farewell



3- Harem'de ilk Dans / FIRST DANCE IN THE HAREM

İpeklere sarılmış ateş saçan bedeniyle dans sırasının ona gelmesini bekliyordu. Onu çağırdıklarında tahtta oturan Süleyman’ın gözlerinin içine, ruhunun derinliklerini görür gibi baktı. Nefesini tuttu ve kendini boşluğa bıraktı. Bitirdiğinde Sultan’ın cebinden çıkardığı mendilini omuzuna bıraktığını hissetti ve o andan sonra onun oldu.

She was waiting for her turn with her body in flames, covered with silk. When they called for her, she looked into the eyes of Süleyman, who was seated on his throne, as if seeing the deepest parts of his soul. She hold her breath and released herself into the blank. When she was finished, she felt that Sultan left his handkerchief on her shoulder, and she became his from then on.



4 - Gül Bahçesi / THE GARDEN OF THE ROSES

Onu haremin bahçesine getirdiler ve yalnız bıraktılar, etrafına bakındı, sadece güller. Rogatina dağlarının kokusunu hatırladı birden. Kimsecikler yoktu görünürlerde. Kendi kendine bir şarkı söylemeye başladı, danslarıyla kendinden geçerken, yukarıdan onu izleyen Süleyman’ın hızlanan kalp atışlarından ve nefesinden habersizdi.

They brought her to the garden of the harem, and left her alone there. She looked around, there was only roses. There was nobody at sight. She started to sing along by herself. While she was losing consciousness by dancing, she was unaware of the accelerating heart beats and breath of Süleyman, who was watching her from above.

Hasret imiş derd-i dilim
Gülşende yoktur sevgilim
Bir gönlü aşık cariye
Esbab-ı halim bu benim

Gül bahçesinde yalnızım
Bülbüldedir derin sızım
Susadım aşk ummanından
Kanmak dileğimdir nazım


Yearning is the sorrow of my tongue
I have no lover around the roses
A female slave who is in love
This is my situation for the time being

I am alone in the garden of the roses
My deep pain is in the nightingale
I have thirst for the hope of love
My hope is to believe in it for the time being


5 - Mahidevran


Valide Hafsa Sultan Kafkaslara haber saldı ve oğluna bir pırlanta istedi. Çerkesler onu seçtiler ve Manisa’daki veliaht’a gönderdiler. Gençlik yıllarından beri Süleyman’ın tek aşkıydı o, ta ki Hürrem gelene kadar. Ona ruhunu ve ilk oğlu Mustafa’ yı verdi, ama kader tüm çocuklarını ve geleceğini aldı götürdü.

Şimdi, içindeki sessiz çığlığı, geldiği Çerkes dağlarında yankılanmakta.

Mother Hafsa Sultan sent for the Caucasian and asked for a diamond for her son. Circassians chose her, and she was sent to Manisa where the heir was. She was the only love of Suleyman since his youth, until the arrival of Hürrem. She gave him her soul and his first son Mustafa, but fate took all her children and future away. Now, her silent scream inside is echoing on the Circassian mountains where she came from.



6 - Muhibbi

Senin gamın, derdin bu gece güçsüz candan geçti gitti.
Göz yaşlarıma bak, yeryüzünü ve gökyüzünü doldurdu şimdi.

Kimsesizim, hali perişanım, kala kalmışım. Aşığım, sabırsızım ve acılar içindeyim.
O yürüyen servinin, sevgilimin ayrılığından, ayağı toprağa bağlı bir çam gibi kalmışım şimdi.

Aşk derdim için ne söyleyeyim ki, söylemek, anlatmak mümkün değil.
Ey doktor bir çare bul bana, çünkü gönül derdi bu can-ı aştı geçti.

Ey ay yüzlü sevgilim, senin aşkınla dertli oldum ne yapayım.
Kendi kendime bu bela içine düştüm ne yapayım.

Ey eziyet eden sevgili, senin elinde Muhibbi gibi
Akşam sabah kıyamete kadar feryat ediyorum.



Your sorrow, your worry is gone out from the weak soul tonight
Look at my tears, they filled the land and the sky now.

I have noone, I am miserable, all alone. I am in love, have no patience and in pain.
That walking cypress, the longing of my lover, I am like a chained pine to the ground now.

What should I say for this pain of love, it is not possible to say, to tell
O doctor find a remedy, because this pain of heart exceeded this soul far.

O my sweet lover, I am in pain because of your love, what can I do
I fell into this all by myself, what can I do

O cruel lover, such like a Muhibbi at your hands
I am crying out every night every morning, until the doomsday

Metin: Muhibbi – Gazeller ve Dörtlükler’ den seçmeler

7 - Muhteşem Süleyman / SULEYMAN THE MAGNIFICENT

Sonsuz barış içinde yaşanılan bir dünya hayal ederdi Süleyman. Dünya onun muhteşemliğinden bahsederken ona, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”, “Sultanlar Sultanı”, “Osmanlının en büyük Padişahı” derdi. Onun zamanında imparatorluk en zengin ve en güçlü dönemini yaşadı. Uçsuz bucaksız üç kıtaya adil kanunlar gitti.

Suleyman was dreaming of a world where everyone was living in an eternal peace. When the world was talking about his magnificiency, they were naming his as the “Shadow of God in the Earth”, “Sultan of the Sultans”, or the “Greatest Ottoman Sultan”. The empire lived its most prospereus and strongest era in his time. Just laws were spreaded to vast lands of the three continents.


8 - Rodos Korsanları / RHODIAN PIRATES

Güneşten gelenler, bellerinde kılıçları ve durmak bilmeyen kahkahalarıyla yelkenlerin üzerinde uçuyorlardı adeta, “kara göründü” diye bağırdı birisi, hepsi toplandı, dümeni ve yelkenleri yeni ganimetlere doğru çevirdiler.

With their swords on their belts, and continous laughters, they were flying on their sail filled with winds; those who came from the sun. One cheered “The land is at sight”, all gathered. They changed the course of the steer, and the sail towards the new booty.



9 - Mum Işığında hayaller / DREAMS AT THE CANDLE LIGHT


Mimar Başı Sinan gecenin ıssızlığında yapayalnız odasında zamanın ötesine geçecek hayallerini çiziyordu. “ Taşlar’ın ruhu ancak insanları kucaklayarak sonsuza kadar yaşayabilir ” diye düşündü ve mumunu söndürdü.

“Dünya durdukça, eserlerimi gören aklı selim sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önünde bulundurarak bana insaf ile bakacaklarını ve hayırlı dualarla anacaklarını umarım inşallah”

Alone in his room in a lonely night, Sinan the Chief Architect was drawing his dreams which were to go beyond time. “The soul of the stones could only live forever by embracing humans” he thought, and puffed the candle. “I hope from God that the wise people who see my works, will look fair at me by taking my serious efforts into consideration and remember me with prayers of goodness, as long as the world remains”.



10 - Akdeniz'de günbatımı / SUNSET IN THE MEDITERRANEAN

Geminin burnu dalgalarla dans eder gibi sonsuzlara uzanıyordu. Kıyılarda el sallayan çocuklar tüm gemicilerin yüzlerine sıcacık bir tebessüm yayıyordu. Kıyıya yanaşmak için demir atıldı, denizciler tahta halatların üzerinden limana ayak bastılar.

The nose of the ship was reaching into eternity as if dancing with the waves. Children, waving hands from the shores, were spreading a warm smile on the faces of the sailors. Anchor was casted to get close to the shore, sailors put their feet on the harbour over the wooden cabletows.

11 - Piri Reis'in Haritası / THE MAP OF PIRI REIS

1470 yılında Gelibolu’da Muhiddin adlı bir çocuk dünyaya geldi. Amcası ile birlikte Akdeniz’in ünlü korsanlarından oldular. Kanuni’nin Rodos seferinde Osmanlı donanmasına katıldı. 1513 yılında ilk dünya haritasını ceylan derisi üzerine çizdi. Haritasında bilinmeyen dünyanın madenlerine, hayvanlarına, bitkilerine ve hayali yaratıklarına yer verdi.1528 de ikinci dünya haritasını hazırladı. Bu haritalar zaman içinde bilim ötesi birçok teoriye ilham kaynağı oldu.

In the year of 1470, a boy named Muhiddin was born in Gelibolu. He became a famous pirate of the Mediterranean with his uncle. He joined the Ottoman Navy in the Rhodian campaign of Kanuni. He sketched the first world map ever, on a gazelle leather in 1513. Mines, animals, plants and fictitous creatures of the unknown world took place on his map. He prepared his second world map in 1528. These maps appearantly became sources of inspiration for various theories beyond science in time.

12 - Kitab-ı �� Bahriye / THE BOOK OF THE SEAS


Piri Reis’in 1520 de tamamladığı kitabı denizcilik bilgileri ve Akdeniz ile ilgili döneminin en kapsamlı kitabıydı.

Kıyılar, adalar, geçitler, boğazlar, körfezler, fırtına halinde sığınılabilecek limanlar ve kesin rotalar bu kitapta ayrıntılarıyla anlatılmaktaydı.

The book, finished by Piri Reis in 1520, was the most valuable book of its time, on the naval issues and the Mediterranean. Shores, islands, passages, passways, bays, harbours to be sheltered on the case of storms, and exact routes were drawn in this book with details.


13 - Kefe- İnsan Pazarı / CHAFA: THE HUMAN BAZAAR

Nastasia donuk gözlerle bakıyordu çevresine. Yarı baygın bir halde, diğer kızlarla birlikte pazarın ortasına doğru sürükleniyordu. Rüzgardan tozlar yerden kalkıyor peçesinden içeri, gözlerine doluyordu. Konuşulan hiçbir şeyi anlamıyordu. Sadece bağıran bir sürü insan ve çaresiz, günahsız yüzlerce köle. İşte o an, kaderini her ne pahasına olursa olsun değiştirmeye yemin etti. Yüzüne bambaşka, buz gibi bir tebessüm yayıldı ve bu tebessüm hayat boyu hiç değişmedi.

Nastasia was looking around with blank eyes. Half unconscious, she was being dragged towards the center of the bazaar along with other girls. Dust was flowing from the ground with wind and filling into her veil and eyes. She could not understand a word from the language being spoken around. Only a huge number of people shouting around, and hundreds of hopeless slaves, with no fault. Right at that moment, she swore on changing the course of her fate at any expense. A different, frozen smile appeared on her face, and this smile never changed for the rest of her life.


14 - Gayrı Resmi Hürrem – “Nastasia’nın teması”

15- Aşk-ı Hürrem / THE LOVE FOR HURREM ( Radio edit )



bu alıntıların kaynağına yani Can Atilla'nın internet sitesine ulaşmak içinTIKLAYINIZ